27 Kasım 2022

Ayşe SAMİHA

“İstiklâl Harbi”veyâ “Millî Mücâdele”diye de bilinen Türk Kurtuluş Savaşı, Güneydoğu Asya’da sömürge altındaki toplumlara büyük etki etmiş, Gâzî Mustafa Kemâl Atatürk, sömürge karşıtı liderlere ilhâm kaynağı olmuştur.

19 Mayıs 1919’da Samsun’da bu kutlu kurtuluş mücâdelesi başladığında, azîz vatan Birinci Dünya Harbi’nden yenik çıkmış, orduları dağıtılmış, silâhları alınmış, ağır şartları olan bir ateşkes andlaşması imzalanmış, millet yorgun ve fakir bir hâlde; saltanat mevkiini işgâl eden Vahîdeddîn, yalnız tahtını korumak için tedbirler araştırmakta, imzâlalan ateşkes anlaşmasına rağmen yurdun dört bir yanı işgal edilmekte…

“Ya istiklâl, ya ölüm!”diye, kutlu kurtuluş meş’âlesinin yakıldığı o tâlihsiz günlerde, azîz Türk vatanını işgal eden güçlerin çoğu, dünyada sömürge imparatorukları kurmuş olan devletlerdi.

Yabancı kaynaklar, sömürgeci devletlerin, nâm-ı diğer İngiltere, Hollanda, Fransa, Portekiz, sömürgeleri altında bulundurdukları yerlerde yaptıkları zulüm ve baskılardan bahsetmeseler de, uzun bir sömürge dönemi yaşayan Açe’liler sömürgeciliğin ne demek olduğunu çok iyi bilmektedirler. Oysa Türkler, 1500’lü yıllardan itibâren, kaynaklarda "Taht’ül-Rih"diye geçen Güneydoğu Asya topraklarına barış, sürûr, adâlet, ictimaî nizâm ve kuvvet götürmüştür. 

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Anadolu’yu dört koldan işgâl eden yedi düvele karşı kurtuluş mücadelesi veren Gâzî Mustafa Kemâl Atatürk, Güneydoğu Asya’daki sömürge karşıtı liderlerin kalbinde derin bir yer ederek onların mücâdelesi için de ilhâm kaynağı olmuştur. 

1919 yılında, Endonezya kaynaklarında görülen aşağıdaki resimde “İslâm’ın Kaplanı”olarak anılan Mustafa Kemâl Atatürk’ün, karikatürize edilmiş tasvîrini görüyorsunuz. Alt yazısında ise: 

 

 

“Bu karikatür, Mustafa Kemâl Atatürk’ü, ülkesinin her bir santimetresinin bağımsızlığını savunmaya çalışan, düşmanın üstüne atılmaya hazır bir kaplan gibi gösteriyor.” denmektedir.

Türk’ün bağımsızlık savaşı’nın yüzüncü yılı kutlu olsun.

Kaynak: Maisir Thaib, Sedjarah perdjoeangan Kemal Atatürk, (Fort de Kock-Bukittingi-1940, syf.83. KITLV hh 5422 N

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: