27 Kasım 2022

 

 

Ayşe SAMİHA 

Rochefort, 4 Eylül 1914

Sevgili ve azîz dostum,

Size olan sevgim ve hayranlığım ve kendi ülkem gibi gördüğüm ülkenize saygım hatırına lûtfen bu satırları kabul buyurun ve beni cür’etimden dolayı bağışlayın. Trablusgarb civârında korkusuzca, çekinmeden, kendi safını tutan ve bin kişiye karşı on adamla, şanlı bir kahraman olarak dikildiniz. Trakya’da Edirne’yi, bu kahramanlar şehrini neredeyse hiç kan dökmeden yeniden Türkiye topraklarına geri kazandıran sizdiniz. Şartların şiddeti doğurmasıyla, her yerde zâlimliği ve haydutluğu bastırdınız. Bulgarlar’ın vahşetine karşı öfkenize tanık oldum ve siz suikastçıların içinden geçtiği köylerin kalıntılarını kendi motorlu aracınızla bana bizzat gösterme lütfunda bulundunuz.  

Size şu ânda hiç şüphesiz gözünüzden kaçmış olan bir gerçeği dile getireceğim: Belçika’da, Fransa’da ve dahası -emir ile- Almanlar da Bulgarlar’ın sizin topraklarınızda giriştikleri insanlık dışı hunharlıkları işlemekteler. Hattâ onlar, Bulgarlara rahmet okutacak derecede tiksindiriciler. Zîrâ Bulgarlar fanatizmin etkisi altında olan ilkel dağcılar idiler, bunlar ise sözde medenî olacaklar! Medenî?  Nefretleri öyle bir yer etmiş ki, kültür ve medeniyet, ruhlarının yanından bile geçemez Onlardan hakîkaten hiç bir şey beklenemez.

Bugün Türkiye, kaybettiği adalarını geri kazanmak istiyor. Peşin hüküm ile basîretleri bağlanmamış  kimseler, gözden kaçırmadan bunu elbette anlarlar.  Ama ben, bu savaşta daha ileri gidilmesin diye âdeta titriyorum. Heyhât! Prusya ırkının bütün kötülüklerinin yeniden tezâhür etmesi sonucu, sevgili ülkenizin ve sizin üzerinize abanan vahşet, kibir ve hîle dolu baskı ve saldırıyı kutsayacak mıyım?

Şüphesiz onlar, aldatıcı intikam vaadleriyle sizi cezbedip ateşli vatanseverliğinizden yararlanmanın kendi hisselerine düşecek kârı, açıkça görmüşlerdir. Onların yalanlarına dikkat ediniz! Elbette bu bilgilerin size ulaşmasını engellemeyi başardılar. Bildikleriniz karşısında, sizin sâdık asker kalbiniz, elbette onların yanında çarpmazdı. Kendi halkının bir bölümünü bile iknâ edememiş olan biri, bu insan doğrayan kasaplıkların size anlatılması hâlinde, iknâ olacağınızı muhakkak biliyordu. Oysa vaziyet öyle değil; her şey uzun zaman önce şeytâni bir sinizmle (kinizm) plânlanmıştı. Size, zaferlerine olan inancını ilhâm etmeyi başardı, fakat bugün bütün dünyanın bildiği gibi, o da biliyor ki, sonunda zafer bizim olacak. Olur da kötü tâlih eseri yenilecek olursak, Prusya ve onun vahşî canavarlığı, insanlık târihinin en utanç verici boyunduruğunda sonsuza dek çivilenmiş olarak kalacaktır.

Sevgili Türkiye’mizi, bu sefilliğin yanında, onun trenine binmiş ve korkunç bir gidişâta doğru savrulurken göreceksem, bu, benim için ne büyük yürek acısı! Daha da acısı, şâyet Türkiye, kendisini medeniyete saldıran bu nihâi barbarlar ile özdeşleştirecek olursa, şerefinin lekeleneceğini görecektir. Prusya ırkına dünyanın nasıl sonsuz bir nefretle baktığını biliniz!

Heyhat! Fransa’ya hiç bir borcunuz yok, bunu çok iyi biliyorum. Siyâsî ve askerî gücümüzü İtalya’nın teşebbüsüne verdik. Daha sonra, Balkan Savaşı başlarında, bize, Fransızlara,  seminerlerimize, kültürümüze neredeyse kendi diliniz yaptığınız dilimize cömertçe sunduğunuz ve asırlar boyu devâm eden misafirperverliğinizi unuttuk. Düşüncesizlik ve cehâlet içinde bize kötü niyet ve zulümden başka bir şey göstermeyen komşularınızın tarafında yer aldık. Size karşı bir iftirâ kampanyası başlattık ve bu davranışdaki adâletsizliği, maalesef çok geç kabûl ettik. 

Diğer taraftan Almanlar tek başlarına size biraz olsun destek oldular, âh, çok az! Az bir cesâret. Öyle bile olsa, onların hatırına kendinizi fedâ etmenize değmez. Dahası, görüyorsunuz ki, şu saatte bu insanlar kendilerini aşağılanan insanlığın dışına koymayı başarıyorlar. Onların safında yer almak, tehlikeli olmakla birlikte ayrıca haysiyet kırıcıdır da. 

Ülkeniz üzerindeki etkiniz, otoriteniz tamâmen haklı sebeplere dayanıyor. Diliyorum,  bu kararlı ve öldürücü düşüşten onu tutup çıkarabilirsiniz. Mektubumun varması uzun sürecek, ama vardığında belki de Almanya’nın sizi büyüleyen yalan ağına rağmen, gözleriniz çoktan açılmış olacak. Bağışlayın, sâyelerinde gerçekleri size söyleyecek kişilerden biri olmak istiyorsam, beni affedin. Son zaferimize sarsılmaz bir inançla îmân ettim, fakat, eğer benim ikinci ülkem, doğu ülkem, kendini iğrenç Prusya İmparatorluğu’nun enkâzının altına gömecekse kurtuluş-zafer günümüzde benim neşem kalmaz, yasla örtülür!

Pierre Loti

 

Kaynaklar

https://archive.org/details/war_1108_librivox/war_04_loti.mp3

Pierre Loti, War, Letter to Enver Pasha, numero:4, literature; letters, audiobook.

Pierre Loti, Savaş, Enver Paşa’ya Mektub, seslendirme sayısı 4, edebiyat; mektuplar, sesli kitap.

14.09.2019

Singapore

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: