27 Kasım 2022

Bu mesnetsiz, münâsebetsiz, bu çok milletli cür’etkâr kuşatmanın toplarının yıkıp harâb eylediği sokakları dolaşıyorum bugün. Üzerlerinde şarapneller patlamış, yer yer duvarları yıkılmış muztarib, ahşap, fakîr evler, yıkık duvarlar, aç ve zayıf insanlar, taş dar sokaklar arasından yürüyerek Kıyakbaba mevkiini geçip Kestanelik’te soluklanarak buralarda kaybolan bağların mûtenâ güzelliklerini aramaya çalışıyorum bugün. Tepelerde kasımpatları… Hazan mevsiminin vazgeçilmez çiçekleri, şu yerlerinden patlayarak ortaya çıkan kasımpatları sanki müjde mi vermek istiyorlar, nedir? Tepede biraz soluklanayım…  

Karşımda, sisler içinde zarîf, incecik dört minâresi ve bütün ihtişâmıyla Ser-Mimârân-ı Hâssa Koca Sinan’ın bu Dünyâ bahçesinde bıraktığı eseri mübârek Selîmiye Câmii duruyor, “kederlenme evlât” diyor sanki bana. Hatırımda kalmış, rahmetli babamdan işitmiştim, Koca Sinan bir gün etrâfındakilere demiş ki;

“Şehr-i Edirne bir gün muhâsara edilecek, ammâ aslâ teslim olmayıp Kıyâmet’e değin

İslâm kalacaktır.”

Koca Sinan bu sözü etti mi, bilinmez ammâ çocukluk günlerimden kalan bu sözleri hatırlamak biraz yüreğimi serinletti. Koca Sinan bu, dile kolay; îmânla harcı karıştırıp gâzîleri, serdârlarıyle harcı taşıyıp o sert mermeri nakış işler gibi işleyip taşı yenen, o koca kubbeyi Gök Kubbe’ye sığdıran o heybetli koca Sinan, hey gidi hey! Sen Kıyâmet’e kadar ayakta kal ey revnaklı mâbed. Biz ehl-i hünerimizi bildik. Türk çocuğu sana her baktıkça bunu duysun, bilsin ki, böyle dar zamanlarda rûhunda onu ayakta tutacak kuvveti ecdâd eliyle bulsun.

Bu mûtenâ duygularla, âdetâ ecdâdın rûhâniyetiyle kuşatılmış olarak Kestanelik’ten aşağı doğru yürümeye başladım. Yolda düşünceler adamı rahat bırakır mı? Elverir ki, şu mütârekede Devlet-i Şâhâneleri doğru adımlar atsın, memurları, âmirleri vazîfelerini hatırlasınlar da azîz Edirne rahat bir nefes alsın. Öyle gelişmeler oldu ki, sanki bir istikaamete doğru gitmiyoruz da götürülüyoruz. Suyun akışına göre kimi ağır ağır, kimi hızla akan cisimler gibi... Yüce Yaradan encâmımızı hayreylesin…

Mevzua dönelim. Mütâreke oldu, beyaz bayraklar dikildi… İşittim ki, bugün Bulgarların trenlerinin geçeceği hatlar üzerinde bulunmak yasaklanmış. Hatırlarsanız Bulgarların sınırları dışında kalan orduları da aç kalmışlar diye duyduk. İşte bu trenler onlara yiyecek götürecek ve Kale sınırlarımız içinden geçecekler. Mustafa Paşa tarafında bulunan Kadıköy ve Ahırköy bekleme yerlerine bizim tarafımızdan trenleri muayene için birer subay konmuş. Bu trenlerin muhteviyâtı yiyecek ve hayvanları için de ot ve arpadan ibâretmiş. İşittim ki, askere trendeki subaylara doğru bakmaması ve selâm verilmemesi için emir verilmiş. Tarafsız bölgede Bulgar er ve subayları ile istedikleri zaman görüşüyorlardı. Ammâ dedim ya, Bulgar kurnaz, bunların ağzından durum ve yere dâir zerre bilgi almak imkânsız imiş. Acaba kendimizi mi avutuyoruz? Bir takım kişiler diyorlar ki, mütârekeye tâlip olan yenik sayılırmış. Mütârekeye tâlip olan Bulgar ise, biz kazanan taraf mı oluyoruz? Kazandı isek, nerede bizim katarlarımız, beklediklerimiz? Yoksa bunlar hep diplomatik konuşmalar mı? Hep birlikte göreceğiz… 

Bugün Kale dâhilinden geçen Bulgar katarı pek süslü idi. Perdeleri kapanmış, ağır, âheste yol alıyordu. Bugünkü yalan haberlere bakılırsa, bu katar, Bulgar Kralı’nın imiş. Bulgar Kralı Kırkkilise’de kuşatmada kalmış. İşte bu katar, Bulgar Kralı’nı alıp geri götürecekmiş. Dedim ya, böyle zamanlarda muhâberât imkânı yok, biri bir şey söylüyor avam da ona yüz katıp anlatıyor… Bulgarların katarları gide dursun, biz iki güne kadar gelecek olan bizim trenlerimizi bekliyoruz.

Azîz dostum, arkadaşım Mazhar Bey’in kolu iyileşti, tâlib olduğu vazîfelendirmeye de cevap geldi. Maraş’ta bulunan Merhum Yüzbaşı Tevfik Efendi’nin bataryasına gidecek. Bu akşam o Maraş’a, vazîfe yerine yola çıktı, ben de Yeni İmâret’te misâfirim.

Mütâreke olduğundan beri, tâbir câiz ise Bulgarları seyrediyoruz sanki. İlk Bulgar erzak treni geçtiğinden bu yana, bir subay arkadaşımdan işittim ki, Bulgarlar tam 180 vagon yiyecek taşımışlar. İnsan bir acâyip oluyor bunları duyunca. Kale’de istihkâkın 750 grama kadar indirildiği bir zamanda erzak yüklü Bulgar katarları serbestçe geçerken, Edirne’ye erzak gönderilmemesi ne büyük gaf, ne büyük zaaf! Asker ve halk bunları görmüyor mu? Bu hâl nereye kadar devâm edecek, bunu hesâb etmezler mi hiç? 

Biz bu mânâsız, mesnetsiz Bulgar katarlarının geçişini seyrederken işittim ki, kolera ve tifo vak’aları görülmüş. Başhekim’in akşam verdiği rapora göre, hastalık artmaya devâm ediyor, tıbbî malzeme sıkıntısı büyüyor. Allâh’dan, doktorlarımızın canla başla çalışmaları, istihkâm subaylarımızın kireç yapıp dağıtmaları sâyesinde, hastalığın önü bir nebze olsun alınabildi. Bu arada doktorlarımız sun’î tuz yaptılar, onu ve de tuzlu toprağın yıkanmasından elde edilen tuzu bir müddet kullandıksa da, bunlar hiçbir zaman tuz ihtiyâcına tam olarak cevap veremedi. 

Ekmekten ne havâdisleriniz var diyeceksiniz? Haberlerim var elbet. Ekmek ufala ufala iyice küçüldü, 450 grama düştü, giderek esmerleşti, içine mısır, arpa, süpürge tohumu ve en son kuş yemi eklenmeye başlandı. Varın gidin, askerlerin aldığı gıdâyı siz düşünün! Sıcak yemek mi dediniz? O da ne? Otuz kırk dirhem beyaz peynire ot karıştırılarak bir müddet bununla idâre edildi. Bâzen peynirle ot karıştırılarak bir cins ekmek yapılıyor. Bunun ceremesi de çıktı elbet, bu otlar yüzünden pek çok zehirlenmeler görüldü. 

Aralık sonunda İstanbul’dan tıbbî malzeme imdâda yetişti de hastalık hafifledi. Asker ve halk arasında bu salgın hastalık baş göstermedi. Yalnızca Kaleiçi Mahallesi’nde bir Ermeni âilenin evinde kolera görülmüş ve genç bir kadın hayatını kaybetmiş. Bugüne kadar toplam olarak on altı vak’a görülmüş ve sonunda salgın son bulmuştur. Kızılay Hastahâneleri adına İstanbul’dan bir vagon tıbbî malzeme gelmiş olup bunlar Kaleiçi’nde muhâfaza edilmiştir. 

Düdük bağırtarak sabah akşam geçen Bulgar trenlerine bir de Yunan trenleri eklendi. Biz bu Yunanlılarla mütâreke imzalamamıştık, nasıl oluyor bu Yunan katarları bizim Kale’miz dâhilinden geçebiliyor? Bizim katarlarımız nerede? Bir rivâyete göre Abuk Paşa Kolordusu çekilirken 90 kilometrelik demiryolunu bozmuş, şimdi onu tâmir için uğraşıyorlarmış. Geç olsun, güç olmasın, biz biraz daha bekleriz. İşittim ki, bu Pazartesi İstanbul’dan gelecek ilk katar, un getirecekmiş, sonra tuz, şeker ve yağ. Bu müjdeli haberleri duydukça bugünlerde hayâlimizde helva yapmaya hazırlanıyoruz. Tatlıya hasret kaldık bre gâfiller! Bilmez misiniz, kaç zaman oldu şeker yüzü görmedik! Sohbetlerimiz bugünlerde helva harcı karmak üzerine, neş’emize değmeyin gitsin:

“Malzeme gelir gelmez bir harç karalım da evlerimiz şenlensin, helva koksun.”

“Çoktur azîzim, bir harç çoktur, yarım harç yapalım, idâreli kullanalım ki, gene yaparız.”

“Doğru dersin bre kardaş, azar azar kullanmalı, hiç belli olmaz, idâre edelim her şeyi.”

“Ben sâdece helva yiyeceğim, bütün gün başka taama gerek yok, bol şekerli mis gibi un helvası.”

Harbin, topun, tüfeklerin, şarapnellerin onca gürültüsü altında günler ve geceler geçirirken kıymetli hocam Hacı Ali Efendi’ye korkudan felç gelmişti. Bugün kendilerini ziyâret ettim. Zavallı hocam, çocuk gibi olmuş, bir sözü on beş yirmi kere tekrar edip durmadan gâlip olduğumuzu yineliyor, söylediklerine deliller buluyor ve bize de onaylatıyor. Allah yardımcısı olsun! Bu mülâyim, muhterem insanı karşımda böyle bîçâre görmek beni fazlasıyla müteessir etti…

Kale’ye hâlen bir gazete gelmemesine rağmen halkta haberlerin ve yalanın bini bir para. Gerçeğini bildiğim için bugün Mümtaz Yüzbaşı Hakkı Bey’i görmeye gidiyorum. Hatırlarsanız Hakkı Bey’i yaralandığında Karaağaç’taki Fransız Hastahânesi’nde ziyâretimde, oldukça karamsar bulmuştum. Oysa, ne dedi ise doğru çıktı. Şimdi tam zamânı, bu katarlar ne zaman gelecekler? Vaziyetimiz nedir? Hakkı Bey en doğru havâdis kaynağı, bugün onunla görüşmeliyim. 

Bu sabah Hakkı Bey’in evindeyim;

“Hakkı Bey’imiz, Maraş kurmaylığını üstlenmişler. Vatanımıza, milletimize, hepimize hayırlı, uğurlu olsun. Bu minvâlde siz Hakkı Bey, ilk günden beri sözünüzün eri oldunuz. Ben niye buradayım biliyor musunuz? Siz her ne dediniz ise, bugüne kadar doğru çıktı. Evvelden size gönül koymuştum, pek karamsar bulmuştum. Zaman gösterdi ki siz hep dosdoğru konuştunuz Hakkı Bey’im. Şimdi deyiniz bana, vaziyetimiz nedir, ahvâlimiz ne olacak, deyiniz de işiteyim.”

“Muallim Efendi! Hoşgeldiniz, safâlar getirdiniz. Hani derler ya, söz gümüşse sükût altındır, sükût etmek isterim, ammâ buna gönlüm râzı gelmez. Duyacaklarınıza hazır iseniz diyeyim ki; bizler mağlûb olmuş bulunuyoruz. Batı Ordusu’ndan bir eser kalmadı. Yâver Paşa’nın fırkasının tamâmı esir olarak Sofya’ya götürüldü. Muallim Efendi! Edirne’ye hiç bir zaman tren gelmeyecek! Bunlar resmen doğrulanmış haberlerdir! Bundan sonra kendimizi avutmaya, aldatmaya gerek yok. Bunlardan hiç kimsenin henüz haberi yok, ben de kimseye bir şey söylemedim, siz de şimdilik öyle hareket ediniz. Allah Türk milletinin yardımcısı olsun!”

Omuzlarım hiç bu kadar düşmemişti yürürken… Hakkı Bey’in evinden ayrıldığımda yollarda halk neş’e içinde, kahvelerde insanlar atıp tutuyorlardı: 

“Katarlar gelecek, yiyecek bollaşacak, şeker, tuz gelecek… Ve biz de helva yapacağız…”

Bugün herkese nasîb olmayan bir bardak çay içtim… 

Karşımda duran Ser-Mimârân-ı Hâssa Koca Sinan’ın bu Dünyâ bahçesinde bıraktığı eseri, mübârek Selîmiye Camii, bugün sisler içinde… 

 

(8. Bölümün sonu)

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: