27 Kasım 2022

 

“Bendera Stambul’u Yükseltmeyi Umuyoruz”

 

Bu bölümdeki gözlemler ve araştırmalar, İngiliz Akademisi bildirilerinden yola çıkılarak ve Malezya târihi uzmanı olan Amrita Malhi’nin makâlesi esas alınarak yazılmıştır. Yazıya kaynaklık eden Java arşiv belgeleri Terangganu Devlet Sekreterliği’nin kayıtlarından alınmıştır. Yazının içeriğinde aynı zamanda Boğazlar yerleşimleri; orijinal yazışma serileri ve Federe Maley Devletleri gibi İngiliz koleksiyonlarından da kapsamlı bir şekilde faydalanılmıştır. Yazıda, Birinci Cihân Harbi’nden gâlip çıkan İngiltere’nin Malezya üzerinde sömürge politikası kurması esnâsında çıkan ayaklanmalardan bahsedilecektir. Buna ek olarak sömürge altındaki toprakların nasıl yönetildiğine, kaynaklarının nasıl ele geçirildiğine ve her kaynağın sömürge çıkarlarına hizmet etmesi için nasıl stratejik plânlar yapıldığına ve kullanıldığına dâir detaylı bilgiler sunulacaktır. Sömürge politikasına karşı çıkan, ayaklanmalara kuvvet veren güç olarak da karşımıza ‘Halîfe ve İstanbul’ çıkmaktadır. O dönem şartlarında Balkanlar’ı ve Avrupa’yı yeniden şekillendiren ve Türk Devleti’nin yeniden kurulması yolunda kuvvet veren ‘milliyetçilik ve millî birlik’ fikrinin Güneydoğu Asya’ya henüz gelmemiş olduğunu, çok sonraları geleceğini görüyoruz. Nitekim Türk’ün savaştığı İngiliz ile sömürgeye karşı direnen Maley’in direndiği İngiliz, aynı İngilizdir. Fakat savaşma yöntemleri farklıdır. Osmanlı Devleti, Cihân Harbi’nden yenik çıkmış; Türk milleti, millî birlik ve berâberliğini Mustafa Kemâl Paşa liderliğinde yeniden kurarak topyekûn bir millî mücâdele başlatmaya hazırlanırken, sömürge altında kalan Malaya tek kurtuluş yolunun Halîfelik Makâmı’ndan yardım ummak olduğunu düşünmektedir. Oysa Halîfelik Makâmı artık Malaya topraklarında sâdece bir sembolden ibârettir. Bu yazı arşivler ışığında bir dönemi tahlîl ederken, yazılanların, sömürge altında olmanın ne demek olduğunu anlama ve millî birlik ve berâberliğin anlaşılmasında yol gösterici olması umulur.

 

İngiliz İleri Hareketi ve Maley Yarımadası

İngiliz sömürgesi altında bulunduğu sıralarda Maley Yarımadası’nın eyâletleri çeşitli sömürge karşıtı uygulamalara ev sâhipliği yapmıştır. Bu uygulamalar, İngiliz makamlarına karşı meydân okuma hareketi olarak Osmanlı Devleti’ne, yâni Halîfelik Makâmı’na başvurmaktan ibâretti. Bu gösteriler, zaman zaman İngilizlerin Yarımada’da sömürge yönetimini yerleştirme çabalarına karşı doğrudan yapılan eylemlerdi. Bu gösterilerin ortaya çıkışı, Maley devletleriyle ilgili târihî belgelerde karşımıza çıkar.

İstanbul’dan yardım çağrıları 1874-1928 yılları arasında birkaç kez tekrarlandı. Bu dönem İngilizler’in Yarımada’da evvelden bağımsız olan Maley devletlerine doğru yayılmasını kapsadığı için, “ileri hareket-forward movement” denilen dönemdir. Bu durum, yeni kolonize edilen hinterlandın kontrolünü ele geçirmek için baskıyı da berâberinde getirdi. Sonuç olarak, sömürgeci yayılma ilk kez Maley Müslüman gruplarını İngiliz yönetimine aldı ve yeni devlet mekanizmasının alanını daha fazla arâziye genişletirken hayatlarının da daha fazla bölümüne müdâhil etti.

Osmanlı Hilâfeti’ne yardım çağrısı için başvurmanın, sömürge tecrübesi nispeten yeni olan Maley Müslüman gruplar tarafından başlatılan bir uygulama olduğu görülüyor. Bu yardım çağrıları öncelikle Türk Bayrağı’nın gösterilmesi ve İstanbul’un İngiltere’nin Malaya’daki sömürgeci emellerini yıkmak için yakında müdahale edeceğine dâir dolaşan söylentilerin dolaştırılması gibi biçimlerde ortaya çıkmıştır. Bu sembolik repertuarın söz konusu siyâsî anlamı onun oluşumunu gözlemleyen ve kaydeden yetkililer tarafından iyi anlaşılmadı. Bu başkaldırıların ve yardım çağrılarının anlaşılamamış olmasının sonucu olarak târih kayıtlarında bu eylemler büyük ölçüde gizlenmiş, hibrid sömürge bürokrasileri tarafından üretilen kayıtları kullanan milliyetçi tarihçilerce fark edilememişlerdir. Bu yüzden, Osmanlı İmparatorluğu, Maley devletlerinin târihlerinde büyük ölçüde yer altında sembolik bir hayat sürdürmüştür. Bunun için, Halife’nin Malezya siyâsî hayatında dönem dönem ortaya çıkışı sürpriz olarak karşılanmıştır.

Yine de Hilâfet’e başvurma eylemi târihî olarak anlam yüklüdür. Bu dönemde Maley Yarımadası’nın İngilizlerce sömürgeleştirilmesinin münferit bir olay olmayışı, jeopolitik gerçekliği yansıtıyordu. Aksine süreç, daha büyük ve Dünyâ çapında bir kargaşayla yaşıttı. Bu dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki siyâsî çatışmalar yüzünden çöktüğü Britanya’nın ise Birinci Dünya Savaşı’nı zaferle noktaladığı bir vakti gösteriyordu. Bu yeniden yapılanmanın temel özelliği, sömürgeci devletlerin Dünyâ üstündeki üsleri idi. Bu üsler, Hint Okyanusu kıyısında ve çevresinde bulunan Müslüman devletlerin sınırları içine yerleştirilmişti. Bu sömürge siyâseti, dolaylı olarak İstanbul’u ve Osmanlı Devleti’ni de yakından ilgilendiriyordu. Britanya ve müttefikleri, sömürge sâhalarında, kendilerine tâbi yeni devletler kurmaya başladılar.

Bu açıdan bakıldığında, 1919’a kadar Malaya coğrafyasını oluşturan Maley devletlerinin kuşatılması, savaşın işâret ettiği târihî kopuşun bir parçasını oluştururken Osmanlı Türkiye’sinin kendisini yeniden yapılandırması, önemli bir gelişme idi. Türkiye, savaşın ardından egemen bir ulus-devlet olarak ortaya çıktı, mağlûp olmuş Osmanlı selefinden ve halifeliğin sınırsız etkisinden ayrıldı. Böylece Osmanlı Türk Cihân Devleti, üç kıt’ada sâhip olduğu topraklarını kaybetti. Anadolu ve Trakya coğrafyasında Türkiye Cumhûriyeti doğdu.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Dünyâ’nın siyâsî coğrafyasında çok büyük değişiklikler yaşandı. Malaya da bu değişiklikten hissesine düşenleri aldı. Malaya, İngiliz sömürge siyâsetinin bir parçasını teşkîl ediyordu. Osmanlı Devleti, savaştan mâğlûp olarak çıkmıştı. Buna mukâbil İmparatorluğun ve Hilâfet’in sembolik durumu Malaya’da hâlen kendini muhâfaza ediyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Malaya’daki sembolik durumu, Yarımada’daki sömürgeleşme hareketine bir reaksiyon ortaya çıkardı. Ne var ki, Malaya Müslümanları’nın milliyetçilik hisleri, henüz gelişmemişti. Bu yüzden, Malaya’nın İngiliz siyâsetine karşı koyması, daha alt başlıklarda kendini gösterdi. Türkiye’den farklı olarak, Malaya’daki gelişmeler, milliyetçilik anlayışından uzak bir çizgide gelişti. Bu dönemde Sungai Ujong, Pahang ve Terengganu’da bir dizi ayaklanma görüldü. Bu ayaklanmaları hazırlayanlar, Hilâfet Makâmı’na da çağrıda bulunmuşlardı. Burada dikkati çeken husus, bahsi geçen ayaklanmalarda, milliyetçilik hislerinin bulunmayışı olmuştu. Bu ayaklanmaları milliyetçilik adına rehabilite etmeyi amaçlayanlar, anlatılanların aksine, yeni ortaya çıkan millî kimliklerine sâhip çıkmadılar. İngiliz kayıtlarında da bulunan bu ayaklanmalar, Müslüman fanatizminin tamamlanmamış ve apolitik ifâdesi değildi. Gerçekten de bu kayıtlar, Osmanlı Hilâfeti’ne, atıfta bulunmaktadır.

İngiliz kolonizasyonuna tepki olarak ortaya çıkan ayaklanmalarda Halîfe sembolünün kullanılması farklı biçimlerde yorumlanabilir. Osmanlı İmparatorluğu’nu harekete geçirme fikri, bu yorumlardan biridir. İngiltere’nin savaştan zaferle çıkması ve Osmanlı’nın çöküşü, bu çerçeveyi açık tutan iki önemli gösterge olarak karşımızda durmaktadır. Bunları göz önünde bulundurmak, söz konusu ayaklanmalardaki Osmanlı sembolik mevcudiyetinin daha büyük ölçekteki önemini görünür kılar. Dolayısıyla bu ayaklanmalar, Malhi’ye göre, mahallî olduğu kadar bölge ve Dünyâ çaplarında yeniden yapılanmaya da cevap veren olaylar olarak yorumlanabilir. Bunlar kesinlikle, içinde bulundukları belirli Malay devletlerini çevrelemek için İngiliz Hareketi’ne verilen tepkilerdi.

Müslümanların açısından bakınca, o vakitler, ‘Maley Devleti’, tanımlanmış toprak sınırları içerisinde sömürge etkisi altında sınırlandırılmış bir birim olarak yeniden yapılandırılan bir siyâsî yapı idi. Yargı yetkisinin uygulanmasını karmaşıklaştıran ve vergiye dayalı ilişkilerden çıkarılan İngiliz sömürgeciliği, Maley devletlerini Siyam’ın yarımada küresinden gizlice ayırarak, Malaya-bölgesinin parçaları olarak yeniden kurdu. Ek olarak, Maeay devletinin üzerinde oluşturulan ölçek, yarımada manzarası üzerinde çevreleme-rotasyon-kuşatma sürecinin işlediği tek ölçek değildi. Bu sınırlandırılmış devletlerin her birinde, sömürge devleti tarafından talep edilen kültür, tarım üretimi ve tabiî mâden çıkarma alanlarını kuşatan ve tanımlayan benzer süreçler daha küçük ölçekte gerçekleşti. Bu dönemin ayaklanmaları, henüz bu alanlar disiplin altına alınmadığından, Maley Müslüman ‘köylü’ tebaa direniş örneklerini temsil ediyordu.

Söz konusu ayaklanmaları hazırlayanlar, büyük ölçekte kuşatma geçiren ülkeler adına, eskiden yaşamış oldukları gibi ‘sınırsız bir Dünyâ’ sloganıyla ve bir ağıt dile getirmek için Osmanlı Hilâfeti’ne çağrıda bulunuyordu. Ayaklanmaların öncüleri, inanmayan-îmansız sömürgecilere direnen Müslümanlar olarak öncelikle kendilerini sorgulayarak yine kendilerini ümmete kazandırmayı düşünüyorlardı. Bu ayaklanmalar için Osmanlı İmparatorluğu’na başvurduklarında çağrıda bulunan siyâsî özne ümmet, İstanbul’daki Hilâfet de onun Dünyâ’daki güç merkeziydi.

Bu ayaklanmalar, liderlerini yeni sınırlanmış alanlardan uzaklaştıran hayâlî siyâsî haritalama eylemleri gibi bir tür karşı-kolonyal oluşumları destekledi. Kahramanları kendilerini, ümmetin bir toprak parçası üzerinde olduğu, örnek merkezinde İstanbul olan alternatif bir Dünyâ haritasına yeniden yerleştirdiler. Bu yer oluşturma biçimi, 1928’de Terengganu’da gerçekleşen ayaklanmaların en sonuncusunda en belirgin idi. Bu durumda, Terengganu hinterlandındaki sömürge yerleşimine silâhlı bir meydan okumayla taşınan Türk Bayrağı, protoganistlerin sembolü olarak ortaya çıktı. Bu nedenle Terengganu ayaklanması, Osmanlılar’a başvurmanın nasıl bir karşı-sömürgeci uygulama olduğunu göstermede özel bir değere sâhiptir. Konuyla ilgili olayların arşivi, bu uygulamanın sömürge anlatıcıları tarafından neredeyse tamamen saklandığını, anlatılmadığını göstermektedir.

Terengganu Ayaklanması

 Terengganu Ayaklanması’nın olaylarını tesbît etmek ‘tahıla karşı’ küçük ayrıntıları okuma alıştırmasıdır. 21 Mayıs 1928 sabâhı saat iki sularında, yaklaşık bin kişilik bir grup, Kuala Berang’taki bir polis karakolunu ve bitişik devlet dâirelerini işgâl etti. Konum stratejikti: Kuala Berang yalnızca şanlı bir hânedanlık târihine sâhip çok önceden var olan bir yerleşim yeri değildi, şimdi aynı zamanda Terangganu Nehri’nin üç kolunun bağlanıp birleştiği stratejik yerde bulunan sömürge devletinin bir ileri karakoluydu. Adamlar, eyâletin birleştiği yerin yukarısındaki ormanlık hinterlandında pirinç ve kauçuk yetiştiricileriydi. Karakolun içindekiler silâh deposuna el koyarken, dışarıda birileri yakındaki nehir kıyısında Türk Bayrağı’nı kaldırdı. Aynı gün öğle saatlerinde Kuala Berang’ın aşağısında, Kuala Telemong’da Padong Kacong adlı bir yere yüzlerce adam geldi. Bu adamların bâzıları Kuala Berang’da ele geçirilen tüfekleri taşıyordu ve daha fazlasının yolda olduğu bildirildi. Bu adamlar bir takviye grubu tarafından karşılandılar. Birleşen grup Terangganu’nun geniş hinterlandının sömürge yönetimine tâbî olan başka bir stratejik kesişme noktası olan Kuala Telemong’da bulunan polis karakoluna ve devlet dâirelerine ilerledi. Ancak kalabalık, kendisini karşılamaya gelen bir dizi polis ve diğer hükûmet yetkilileri tarafından Padong Kacong’da olduğu yerde durduruldu. Kalabalığa, daha fazla ilerleyerek sultanlarına ihânet etmemeleri için ihtarda bulunan polisler ateş açmaya başladı. On bir adam öldürüldü ve kalabalık dağıldı.

Ayaklanma âniden başlamış ve Kuala Berang’daki dehşete düşmüş hükûmet yetkililerinin gecenin karanlığından istifâde edip kaçmasına sebeb olmuştu. Üreticilerin öfkesini körükleyen dertleri birkaç yıldır artmıştı. Ayaklanma, bir yanda ormana dayalı pirinç ve kauçuk yetiştiricileri ile diğer yanda sömürge devleti arasındaki toprak ve orman erişimi konusundaki anlaşmazlıktan kaynaklandı. Devlet gücü, Sultan ve sultanlık maiyetinin seçilmiş üyeleriyle birlikte İngiliz danışman ve personelinden oluşan garip, melez bir bürokraside vücut buluyordu. 1920’ler ilerledikçe sömürge oluşumunun ortak paydaları hem İngiliz hem de Maley fraksiyonları, şikâyetlerini her iki tarafa da anlatıyor gibi görünen mâğdûr yetiştiriciler tarafından giderek artan açık suçlamalarına mâruz kaldılar. Yetiştiricilerin öfkesine yönelik âcil tetikleyiciler, ilk olarak 1921’de J. L. Humphreys tarafından, ‘tavsiyesinin sorulması dahî hakâret anlamına gelecek olan, her söylediği emir olacak olan’ bir danışmanı görevlendirmesi sonrasında ortaya konan arâzi ve ormanların nasıl yönetileceğine dâir yeni düzenlemeler Terengganu’nun resmî olarak kolonizasyonunun belirleyici işâreti olmuştur. Bu hamle Terengganu’nun o zamanki sultanı Zainal Abidin ve ünlü bir bilgin olan baş danışmanının ölümünün hemen akabinde mümkün olmuştu (1881-1918). Bu iki adam, hem Siam tarafından başlatılan toprak talebini, hem de İngiltere’nin girişimlerini başarıyla engelledi.

Humphreys’in 1921 düzenlemeleri, Terengganu’nun iç bölge düzenlenmesini yeniden yapılanma sürecine tâbi tuttu ve resmî bir yasama belgesiyle, 1926’da Arâzi Yasası ile yineledi. Terengganu için yeni bir bölge modeli yürürlüğe koyan bu mevzûât, berâberinde ormana dayalı tarım faaliyetlerini düzenlemek, kısıtlamak ve cezâlandırmak için tasarlanmış bir dizi vergi, para cezâsı ve izin getirdi. Aynı mezvûâta göre arâzi ve üzerinde ayakta duran herhangi bir orman arazisi devletindi. Kânun ayrıca, arazi sâhipliğini düzenlemek için Torrens sistemini tanıttı, ekim faaliyetlerini istikrarlı ve sınırlı arâzi parçaları içine aldı ve bunlara karşı sâhiplerinin ayrıntıları devlet tarafından tutulan merkezî bir sicile kaydedildi. Tasarım gereği, bu toprak reformu önlemlerinin sebebi, hinterland topluluklarının üyeleri tarafından ormana dayalı ekimle ilgili uygulamaları önemli ölçüde engellemekti. Bu şekilde, yeni yöntem, devletin sâdece özel mülkiyetteki arazilerin yönetimini kapsayacak şekilde alanını genişletmekle kalmadı, aynı zamanda bu araziler üzerindeki nüfus dağılımını da düzenlemesini sağladı. Ayrıca ormanlık alanları Maley yetiştirme faaliyetinden temizleyerek, tabiî çevrenin sömürgeci mülkiyetine geçmesine dayanak olmuştur. Sömürge devletinin toprak üzerindeki bu çalışması, onu içinde bulunduğu biyotik ve kültürel kargaşadan ayrıştırıp tabiî çevreyi, çıkarılacak kaynakların ayrıntılı bir listesi olarak yeniden formüle etti.

Sömürge toprak reformu bu sebeble toprağın üzerindeki biyotanın ve ekim faaliyetinin kapatılmasını gerektirdi: Tabiatın kültürden ayrı olarak var olacağı ayrı alanların tanımlanmasını sağladı. Yine de çiftçiler, pirinç için geniş alanlar olarak periyodik olarak temizledikleri veyâ uzun vâdeli ektikleri orman arazileri üzerinde mülkiyet iddiasında bulundular. Maley yetiştiricilerinin ormanlık alanlara sâhip olması, bu alanları gelenekli mülkiyetin uygulandığı ve onların meşrû çevre koruyuculuğu anlayışını şekillendiren kalıcı bir kültürel kompleksin içine yerleştirdi. Şerîat kanunu, Maley âdetleri ve melez kavramlardan oluşan bu oluşum, hinterland üreticileri tarafından hedeflenen ormanların temizlenmesinin açıkça savunulduğu 1922’deki yasal duruşmada detaylandırılarak İslâmîleştirildi. Fıkıh açısından bu detaylandırmada, üzerinde hak iddia edilmeyen ve ekilmeyen arâziler, ölü arazi olarak değerlendirilebilir veya ihyâ edilebilirdi.

Bu tür engellerden zarar gören üreticiler, sömürgecilerin tabiî sınırlara dâir hareketli uygulamaları sebebiyle sınırları bulanıklaştırılan geçimlik pirinç yetiştiricilerinden oluşuyordu. 1910’a gelindiğinde mevcut bütün ekonomik işler arasında pirinç ekimi en az kazançlı ekim işi oluyordu. Pirinç üretimini arttırmak isteyen İngiliz sömürge yetkilileri, tarımla uğraşan yerleşik bir Malay topluluğu oluşturma çabasına gitti. Buradaki amaç Avrupa’nın hâkim olduğu bir ekim sistemi uygulamasını korumak idi. Bu yüzden Terengganu’daki sömürge toprak reformu, Malay yetiştiricilerini yerleşik, pirinç üreten köylülere dönüştürerek disipline etmek için tasarlanmış birbirine bağlı bir dizi yasama önlemi olarak işledi; yâni onları her türlü ormana dayalı yetiştirme faaliyetlerinden men’ ettiler. Ek olarak, yetiştiricilerin şikâyetleri, hânedan âilesi tarafından 1919’dan önce, yaklaşmakta olan sömürge devrinin etkilerini hafifletmek amacıyla verilen bir ödenekle de körüklendi. Malaya’daki İngiliz yetkililer, 1880’lerden beri Terengganu’nun zengin kaynaklara sâhip arâzisini aktif olarak değerlendiriyor, kullanıyor ve arâzi kullanımını düzenlemek için hânedan yönetimini kendi kurallarına mahkûm ediyorlardı. Bu ilgi, bu arazinin İngiliz çıkarları tarafından ele geçirilmesini ve kullanılmasını sağlamak arzusu Avrupalı diğer devletlerin ve bölgede Japonya’nın Maley Yarımadası’nda bölgesel dayanaklar elde etmesini önlemeye yönelik stratejik zorunluluklar getirdi. Bu sebeble bu bâbda, İngiltere ile Siam arasındaki 1902 Andlaşması, Hükümdâr’ın tek taraflı olarak dış çıkarlara tâviz vermesini engellemek için yapılmıştı.

Devâm edecek…

Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: