27 Kasım 2022

 

“Hamburg’a Seyâhat” yazısında Yahya Kemâl “Seyâhat bahsinde, bir yolcunun hangi şehire gittiğini bilmek neye yarar?” diye sorar. Sonra bu soruya şöyle cevap verir: “O şehire niyçün gittiğini ve ne hâlde gittiğini öğrenmenin bir mânâsı vardır” diye cevaplandırır. Sözlerinin devamında şair, bir seyahatin insanda bıraktığı etkileri şu kelimelerle ifade eder: “Saâdetlerimiz ve yahut felâketlerimizin mukadder saatleriyle zâten öteden beri oturduğumuz şehirler ve semtler ve evler muhayyilemizde değişiyorlar, lâkin çok mes’ud ve yahut çok bedbaht olarak uğramış olduğumuz şehirler -geçici bir hayâl olduklarından olacak- hâfızamıza bin kat daha şiddetle nakş-ediliyorlar.”[1]

Yahya Kemâl bir şair ve sohbet adamı olduğu kadar çeşitli ülkeleri ve şehirleri, ayrıca İstanbul’u ve semtlerini yaşayarak ve gezerek bilen, gören ve anlayan iyi bir gezgindir. Ayrıca o, seyahat romanları ve kitapları okumaktan hoşlanan biridir. Bunu çocukluğundan beri böyle yapmaktadır.[2] “Çamlar Altında Musahabe” başlıklı yazısında içinde bulunduğu sıkıntılı hâlini anlattığı satırlarda şöyle der: “Bir şey sıkıntımı gideremiyordu. Bir zaman yatağımızda sabahlara kadar için için mütalâa ettiğimiz bir seyahat hikâyesi okumak için dünyayı verirdim.”[3]

Yahya Kemal seyahatlerine çok erken yaşlarda başlamıştır. Hâtıralarında Rakofça’ya her sene gittiğini, bunun on beş yaşına kadar sürdüğü söyler. Bir ara ailesiyle beraber Selanik’e giden Yahya Kemal bu şehre birkaç defa gidip gelmiştir.[4]

O, sadece İstanbul’u değil başka beldeleri, memleketleri de fırsat düştükçe gezmiştir. Şiirleri İstanbul’un hasretiyle ve güzellikleriyle olduğu kadar bu seyahatlerin izlenimleriyle de doludur. Avrupa’da geçirdiği günler onu İstanbul’un ve tabii ki doğup büyüdüğü şehrin, Üsküp’ün hasretiyle doldurmuş olmalıdır. Onun şiirleri mâzimizin sesiyle olduğu kadar mekâna sinmiş hatıralarla ve tecrübelerle de doludur.

Onun hayatında esaslı üç şehir vardır: Üsküp, Paris ve İstanbul. Yahya Kemâl’de bu şehirler hasret duygusuyla birleşmiştir. Tabir yerindeyse o bir şehirdeyken öbürünü özler. Mesela bir yerde “Paris’te iken bile, hiç münasebeti olmadığı halde, kulaklarıma Üsküp’deki ezan seslerinin bir hâtıra gibi aksedip beni bir nostalji içinde bıraktığını hissettiğim anlar olmuştur”[5] demektedir.

Onun hayatını bir başka yerden kendisini davet eden ve adeta bir mecburiyet ile gittiği, ancak daha sonradan müthiş bir iptila ile bağlandığı şehirler şekillendirmiştir. Yahya Kemâl’in çok genç yaşta İstanbul’dan Paris’e firar edişi daha sonra bu şehre sıkı sıkıya bağlanışı aslında bunu gösterir. Bununla beraber onun şehirle kurduğu bağ, kendi içinde zamanlara ayrılabilir. Yahya Kemal 1903’e kadar Üsküp’ün, 1903 ile 1912 arasında Paris’in, 1912’den sonra İstanbul’un sevgisiyle yaşamıştır.[6]

Yahya Kemâl, belli bir dönem Paris’in meftunu olmuştur. O bir yerde “Ah Paris, târif etmek için lügatte bir kelime bulunmıyan Paris! Nasıl bir şehirdi?” gibi sözlerle bu şehre olan bağlılığını ifade eder. O, İstanbul gibi Paris’in kalabalıklar ve başka müdahalelerle ezildiğini görmüştür. Gerçi Paris, değişimi İstanbul kadar sert yaşamamıştır. Fakat şair tedavi için gittiği şehirden Nihad Sami Banarlı’ya yazdığı bir mektubunda şöyle demekten kendini alamayacaktır: “Paris’te yalnız tedâviyi hedef tutarak bir hayat geçiriyorum. Paris şiddetli bir pahalılığa tutulmuş. Hayırlısıyla bu tedâvî biter de vatanıma dönerim.”[7]

Yahya Kemâl, hayatı boyunca birçok defa seyahate çıkmıştır. Bunlar Afrika, Akdeniz memleketleri, Londra ve Belçika (1906), Bulgaristan (1921), İsviçre (1910) seyahatleridir.[8] 1903 ve 1912 yılları arasında Yahya Kemal Londra, Cenevre, Belonya, Bretanya’ya gitmiştir. Bu seyahatleri esnasında boş durmamış ve civar şehirleri dâimî surette gezmiştir. O, Rumeli Türklüğünün yaşadığı ve kendi doğup büyüdüğü toprakların havasını teneffüs etmek üzere Balkanlara da seyahat etmiş ve 1921’de Bulgaristan’a gitmiştir.

Yahya Kemal, bu seyahat intibalarını “Balkan’a Seyâhat” yazısında bir araya getirmiştir. Bu yolculuğun onda mâzî hasretini alevlendirdiğini bu yazısından anlıyoruz. “İstanbul’dan Sofya’ya kadar küçük bir seyâhat mâzinin kalbimde kalan hayâlini sileceğine bilâkis daha ziyâde alevlendirdi” diyen şair, Balkanlarda Osmanlı eserlerinin içler acısı hâlini, oralarda azınlıkta kalan Türklerin durumunu da anlatır.[9] Burada şehirler çoktan Avrupâî bir görünüme kavuşmuştur. Özellikle Sofya, elliye yakın camisini yıkan Bulgarların elinde oldukça değişmiştir. Fakat değişmeyen, hâlâ eski ve mâzî yüklü kalan eski Türk şehirleri de vardır. Yahya Kemal şöyle diyor: “Sofya’dan insan pek mahzun ayrılmıyor. Avdette Filibe’ye döndüğüm zaman bunaltan bir Amerika kasabasından, şirin bir Türk şehrine geçmiş gibi sevindim; bu eski şehir o yeni şehirden ne kadar güzel; memleketime dönmüş gibiyim.”[10]

Şair, gittiği şehirleri “Senelerimin Bilânçosu” yazılarında anlatır. Onun hayatı bu yüzden bir şehirler ve ülkeler mahşeri gibidir. Belçika, Londra, Paris, Prag, İsviçre, Madrid, Bern, Floransa, Roma, Napoli, Elcezire, İstanbul, Lozan, Ankara, Bursa, Sofya, Filibe, Cenevre, Bolonya, Bretanya, Varşova, Bükreş, Danzig, Berlin, Leipzig, Viyana, Toledo, Escurial, Gırnata, Kurtuba, İşbiliyye, Tuna, Fosya, Atina, Kahire, Beyrut, Şam, Zahle, Tarblusşam, Karaçi, Diyarbakır, Kayseri, Malatya, Adana, Mersin, Erzurum, Sivas, Mısır, Suriye, Pakistan gibi memleketler hatıralarında adeta geçit resmi yapar.

Yahya Kemal gittiği ülkeleri ve şehirleri bir şairin bakışıyla izler. Mesela Belçika’ya seyahati esnasında kaydettiği şu satırlar bunu gösterir: “O kadar bezgin, o kadar bıkkın, o kadar yorgun ki..  O Belçika akşamları…”[11] Belçika seyahati esnasında o, Hamburg’u da görmüştür.

Onun Afrika’ya seyahatiyle ilgili hatıralarında şu satırlara rastlıyoruz: “Madrid’de geçirmiş olduğum senelerde, kaç defâ bu düşünce kafama: ‘Elbette ki burada ikametin ergeç bitecektir. Fırsat varken, kalk, tirene bin, Cebelütârık’a git! Oradan Fas’a geç! Fas’ı, bütün şehirleriyle, baştanbaşa, gör! Mümkün olursa, Cezâyir tarafından dön! Muhayyilende bir Afrika âleminin manzarası kalsın!’ diyordu.” [12]

Yahya Kemal, her ne kadar bir seyyah gibi her yeri gezmek isteyenlerden değilse de en azından milletinin hâtıralarının ulaştığı yerleri görmeyi arzu edenlerdendir. Bu yüzden o bir yerde şöyle der: “Ben, kendi milletimizin hâtıraları nerelere kadar giderse oralara kadar mütehassirim.”[13]

Yahya Kemal Pakistan büyükelçiliği sırasında bir müddet Karaçi’de kalmış ve burayı da yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Şair, Beşir Ayvazoğlu’nun derlediği “Yahya Kemal’den Fuat Bayramoğlu’na Karaçi Mektupları” adlı kitapta buradaki ve yolculuk sırasındaki intibaları anlatmıştır. Kitapta geçen ilginç hususlardan birisi, İbrahim Alâattin Gövsa’nın “Pakistan Sefaretnâmesi” isimli yazısıdır. Gövsa, Yahya Kemal’den böyle bir sefaretnâme beklediğini ifade eder. Eserin adını da koyar: Hindistan ve Pakistan Sefaretnâmesi. Gövsa, Ankara’dayken bu fikri Yahya Kemal’e söylemiş, şair de bunu hoş bulmuş, hatta bununla ilgili söz bile vermiştir.[14]

Yahya Kemâl’in seyahatleri ve kısa gezileri bir ufuk arayışıyla bütünleşir. Bir tedirginlik diyemeyiz belki ama daimî bir arayış hâlinde arzulanan bir ufkun varlığını onun şiirlerinde sürekli hissederiz. Özellikle İstanbul, bu ufkun daha çok hissedildiği yerlerdendir. Aziz İstanbul’da Yahya Kemal bu durumu “kendi hevâ vü hevesimle İstanbul’da birçok gezdim ve yeni bir ufuk gördüm” şeklinde ifade eder.[15] Nitekim o bunu Ufuklar şiiriyle de teyit etmektedir:

Rûh Ufuksuz yaşamaz.

Dağlar ufkunda mehâbet,

Ova ufkunda huzur,

Deniz ufkunda teselli duyulur.

Yalnız onlarda bulur rûh ezelî lezzetini.

Bu ufuklar avutur ruhu saatlerce, fakat

Bir zaman sonra derinden duyulur yalnızlık.

Rûh arar kendine bir rûh ufku[16]

Bu mısralar şüphesiz Yahya Kemâl’in şiirlerine bir sıkıntının da katıldığını göstermektedir. O gurbette, küçük gezilerinde, seyahatlerinde bu sıkıntıyı hafifletmek istiyor gibidir. Nitekim aynı şiirde şöyle diyecektir:

Yaşıyan her fâni

Yaşıyan rûh özler,

Her sıkıldıkça arar,

Dar hayatında ya dost ufku, ya cânan ufku.

Onun ufuk kavramıyla bütünleşen şiirlerine Nihad Sami Banarlı da dikkat çekmiştir. Nihad Sami’ye göre Yahya Kemal’i tanımak ve anlamak için bu husus dikkat edilmesi gereken noktalardandır.[17]

Yahya Kemâl’in şiirlerindeki mekân duygusu tarihle olduğu kadar hasret duygusuyla da örülüdür. Nitekim bu şiirlere hasret, iyiden iyiye sinmiş durumdadır. O Açık Deniz şiirinde bu bu duyguyu şöyle ifade eder: “Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum / Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum.” Sonraki mısralarda şiire içten içe bir hareket unsuru katılır: “Aldım Rakofça kırlarının hür havâsını / Duydum akıncı cedlerimin ihtirâsını.” Şâir, bu hareket unsurunu ve hasreti birleştirmiştir. Buna bir de hatıralar katılınca şâirin –tahmin edileceği üzere- içi içine sığmaz olur:

Mağlûpken ordu, yaslı dururken bütün vatan,

Rü’yâma girdi her gece bir fâtihâne zan.

Hicretlerin bakıyyesi hicranlı duygular,

Mahzun hudutların ötesinden akan sular,

Gönlümde hep o zanla berâber çağıldadı,

Bildim nedir ufuktaki sonsuzluğun tadı!

Bir gün dedim ki istemem artık ne yer ne yâr!

Çıktım sürekli gurbete, gezdim diyar diyar;

Gittim o son diyara ki serhaddidir yerin,

Hâlâ dilimdedir tuzu engin denizlerin!

Gurbet onun şiirlerinde arka planda daima görülen bir temadır. Nitekim Kar Mûsıkîleri şiiri bu hislerin yoğun bir halde bulunduğu eserlerdendir. Şair, “Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta” derken hasretini Tanbûrî Cemil Bey’le gidermekte ve özlediği şehri ise “Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle” mısraıyla ifade etmektedir. Yahya Kemal’in gurbette, hasretini mûsıkî ile dindirmesi boşuna değildir. O, yine Kar Mûsıkîleri münasebetiyle bu durumu şöyle ifade eder: “Mûsıkîmiz beni gurbetten alır, vatana, hattâ vatanımızın muhassalası olan İstanbul’a götürürdü.”[18]

Şâir hep gurbettedir ve bu gurbet hiç bitmeyecektir. Nitekim Düşünüş şiirinde “Zahmetli yolculukla yaşım vardı yetmişe / Zihnim, bulunduğum tepeden, daldı geçmişe” diyecektir. Gurbet adlı şiirinde de bu kavramı şair, hüzün, fakr, çöl çoraklığı, uykusuzluk gibi kelimelerle birlikte ifade etmiştir.

Yahya Kemal’in bu diyar diyar gezmeleri ömrünün çeşitli safhalarına yayılmıştır. Üsküp’ten ayrılışıyla başlayan uzun yolculuklar ve gurbet hisleri, zaman zaman İstanbul’da dinlenmiş ve şâir, şehrin semtlerinde yürüyerek şiiri için pek çok malzemeye sahip olmuştur. Şairin bu gezilerine zaman zaman Tanpınar da katılmıştır. “Böyle gezintileri dâima Yahya Kemal ile yapardım” diyen Tanpınar, şairin bu gezilere öğrencilerini de götürdüğünü ve özellikle onu dinlemenin bir lezzet olduğunu söyler.

İstanbul gezileri, Paris dönüşünden sonra onda belirgin bir özellik göstermeye başlar. Yahya Kemal bu yürüyüşler esnasında camileri, türbeleri, medreseleri, kabristanları birer birer gezip görmeye başlamıştır.[19] Koca Mustafapaşa, Fatih, Üsküdar Atik Valde gibi semtler onu fazlasıyla cezbetmekte ve kendine çekmektedir. Bu kısa seyahatler onun vatanına bilhassa İstanbul’a olan hayranlığını artırır. Kendi ifadeleriyle söyleyecek olursak İstanbul ona sadece coğrafya olarak değil tarih olarak da çok derin görünmüştür.[20] Yahya Kemal, Ezan ve Kur’ân adlı yazısında bunu “Mütarekeden sonra maziye karşı daüssılam arttı. Kendimi avutmak için tek başıma İstanbul’da geziniyordum”[21] sözleriyle ifade eder.

Şair, böylece İstanbul’u daha iyi anlamak gibi bir fırsatla karşılaşmıştır. İstanbul kendisi sevildikçe hazinelerini sevenlerine açan bir mazi cenneti gibidir. Şehrin; basit, sade ve iddiasız görünüşünün altında yatan zengin ve tılsımlı birikimi Yahya Kemal anlamış ve hissetmiştir. Konuşulan Türkçesi, yaşayan kültürü, üst üste biriken zamanları ve renkli mimarisiyle şehir, Yahya Kemal’in şiirlerine adeta dolmaya başlar. “Bir Bir Çalan Saatler” yazısında o bu durumu şöyle ifade etmektedir: “İstanbul’da, çok zaman yaşamış, yaşadıkça birçok semtleri sevmiş, sevdikçe onları, zamanın derinliğine doğru, enine boyuna öğrenmiş bir insan, yaşı ilerledikçe, öğrendikleriyle o kadar dolar ki, bu şehrin sonu gelmez güzellikleri olduğuna inanır.”[22]

Yahya Kemal’in İstanbul gezileri Mütareke’de ayrı bir boyut kazanır. Herhalde bu gezileri o zamanlar daha bir içten gelerek yapmış, adeta devletin yaşadığı o müthiş inkırazın kendisine verdiği sancıları ancak böyle hafifletebilmiştir. Nitekim Aziz İstanbul’da şöyle söyleyecektir:

“Müterakeden sonra içimde derin bir üzüntü vardı. İstanbul’un mütarekeden fetih senesine kadar giden eski hâlini özlüyordum. Gönlümü avutmak için surlarda, Eyub’da, Edirnekapı ve Topkapı semtlerinde Süleymaniye’de, Sarayiçi’nde, Anadolu ve Rumeli Hisarlarında, Kâğıthane vadisinde, tek başıma gezmeye gidiyordum. Bu gezintilerimde öğrendim ki Türk ruhu bizden ziyade bu topraklardadır.”[23]

Bu gezintiler onu İstanbul’a öylesine bağlamıştır ki bir yerde o “Bu gezintilerimdeki tecrübeden sonra toprağı sevdim, o derece sevdim ki İstanbul’un her köşesini keşfetmeye ömrüm kifayet etmeyecek diye korkuyorum” demekten kendini alamayacaktır.[24] “Bedri’ye Mısralar”da tâlih, bir yıldızı kendine mâlikâne olarak verse de şair, İstanbul’a dönmek istediğini ifade eder. Sonu gelmeyen gurbetin ve yolculukların dinlenebileceği yer İstanbul’dur. İstanbul onun için bütün bir vatanın terkibidir. Nihad Sami Banarlı’nın söyleyişiyle “Yahya Kemal, İstanbul’u, bütün Türkiye’nin muhassalası olduğu, bütün Türk vatanını kendi güzelliğinde hulâsa eden, emsâlsiz bir millî mîmârî ile vücuda geldiği için sever.”[25]

Onun bu gezintilerinin, zengin tarih ve şiir bilgisiyle birleşip daha kalıcı ve verimli olduğu şüphesizdir. Yahya Kemal, gezdiği bu şehri “Bir Başka Tepeden” şiirinde şöyle anlatır:

Sana dün bir tepeden baktım azîz İstanbul!

Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.

Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!

Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Yahya Kemâl’in en çok gezdiği semtlerden biri Atik-Vâlde’dir. Ziyaret şiirinde “Yine birlikte, bu mevsimde, Atik-Valde’deyiz / Yine birlikte, bu mevsimde, gezip sezmedeyiz” der. Bu mısralarda geçen gezip sezmek ifadeleri önemlidir. Yahya Kemâl gezerek sezen bir şâirdir. Bunu aşağıdaki mısralardan daha net bir şekilde anlayabiliyoruz:

Bu çınarlarla siyah servilerin gölgesini;

Bu şadırvanda suyun sanki ledünnî sesini.

Eski mîmâra nasıl rahmet okunmaz burada?

Suyu cennetten akıtmış bu güzel manzarada;

Bu divarlarda, saatlerce temâşâya değer,

Çini’de, solmayacak bahçeler açmış yer yer

Bu mısralarda göze hitap eden unsurlar hâkimdir. Yahya Kemâl çevreye büyük bir dikkatle yönelmiştir.  Suyun insana duyurduğu hoş mûsıkî ile beraber çini, duvar, temâşâ, bahçe onun dikkatini çeken şeylerdendir. Yahya Kemâl “Atik-Valde’den İnen Sokakta” şiirinde de bu semti ele alır. Şair, semte iftardan önce uğramıştır. Burayı sık sık ziyaret ettiğini “kaç def’a geçtiğim bu sokaklar” diyerek ifade eder. İftarı bekleyen sokaklar Ramazan maneviyatı ile sessizdirler. Bu arada benizleri süzülmüş semt sakinleri sessiz sessiz çarşıdan evlerine dönüyordur. Giderek meydanda kimse kalmaz. Bir top gürültüsüyle bu semtte gün akşama kavuşmuştur. Kerpiçten evleri iftarla beraber nurlu bir neşe kaplamış, şâir bu ferahlı, tertemiz âlemin ortasında yapayalnız kalmıştır:

Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!

Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz.

Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı

Hadsiz yaşattı ruhuma bir gurbet akşamı.

Bir tek düşünce oldu teselli bu derdime:

Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:

“Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;

Mâdem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.”

Bu mısralar, İstanbul’un çeşitli semtlerine yapılan gezilerin rûh hâlini, muhtevasını göz önüne sermektedir. Şair, asil, mütevekkil, samimi bir millete mensup olmanın derin hazzına varmış, fakat medeniyetimize, tarihimize çok yabancı cereyanların, fikirlerin ve yaşayışın arasında onlardan uzak kaldığını da hissetmiştir. Yahya Kemâl, bu gezi izlenimlerini “Koca Mustâpaşa” şiirinde de dile getirir. Burası ücra ve fakir İstanbul’un mütevekkil, yoksul ve mümin bir semtidir. Şair, bütün bir gününü bu semtte geçirmiş, her şeyde görülen “biz”i müşahede etmiştir. Bu “biz” denilen şey, asırlardır bu toprakların yoğurduğu milliyetimizdir. Şu mısralar bu bakımdan ne kadar derinliklidir:

Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak.

Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak.

Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,

Çeşmeden her su içerken: “Şükür Allâh’a” diyen

Yahya Kemâl, bu şiirinde semtin tarihini de ele alır. Koca Mustâpaşa Camii’nin yapılışını anlatırken mekânı, bütünleştiği geçmişle birlikte tasvir eder:

Dört asırdır câmie nûr üstüne nûr

Yerde bulmuş yaşıyanlar da, ölenler de huzur.

Ona hâlâ gidilirken geçilir bir yoldan,

Göze çarpar ölüm âyetleri sağdan soldan,

Sarmaşıklar, yazılar, taşlar, ağaçlar karışık

Bu bizim kendi târihî zenginliğimizin ortaya koyduğu bir semtin tasviridir. Burada âhiret ve dünya adeta iç içe geçmiştir. İki âlem arasındaki perdeler o kadar zayıftır ki birinden diğerine geçmek çok kolay gibidir. Gelen ziyaretçiler ise böyle bir semtin manzarasından öylesine zevk alırlar ki, kendi semtlerine dönmeyi dahi unuturlar:

Bir ziyâretçi derin zevk alarak manzaradan

Unutur semtine yollanmayı artık buradan

Yahya Kemâl, şiirlerinden anlaşıldığı kadarıyla mûsıkî dinlemek üzere çeşitli semtlere gitmektedir. Nitekim “Eski Mûsıkî” şiirinde kemençe dinlemek üzere Kanlıca’ya, tanbûr dinlemek üzere ise Çamlıca’ya gittiğini ifade etmektedir. Eylül Sonu şiirinde Kanlıca’da geçirdiği günlerin lezzetini şâir “Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa… / Yazlar yavaşça bitmede, günler kısalmasa…” şeklinde ifade eder.

Yahya Kemâl’in şiirlerinde bu gezintilerin önemli yeri vardır. “Viranbağ” şiirinde burada gezdiği zamanları konu edinir. Şair, Gezinti şiirinde doğrudan bu gezilerini konu alır. Kandilli’den Çubuklu’ya doğru yapılan bir kayık safasıdır bu. O bu gezisinde tıpkı diğerlerinde olduğu gibi bir muhasebe iklimine girmektedir:

Bizler mi vakti hoşça geçirmekteyiz bugün?

Şüphem budur: Vakit mi geçirmektedir bizi?

Zihnim neden kapıldı bu sonsuz düşünceye?

Şair bu düşüncelere devam eder:

Bir yanda boşluğunda hudûd olmıyan semâ;

Bir yanda dâimâ uzayıp bitmeyen zaman.

İnsan tezâd içinde fikirler mırıldanır.

Yahya Kemâl, bu gezintileri yalnız yapmıyordur. “Abdülhak Hâmid’e Gazel” şiirinde şöyle der:

Pîr ü civan bahâr bahâr eyleriz sefer

Her dem otâğ-ı Cem’le diyâr-ı çemendeyiz[26]

Bir İstanbul sevdalısı olmasına ve bu şehri karış karış gezmesine rağmen şair, burada kalıp da başka memleketleri, şehirleri özleyenleri de anlatır. Onun bu sözlerinde ince bir dokundurma var gibidir. Şairin aşağıda okuyacağımız sözleri, İstanbul’u gerçekten anlayan biri olarak, bu memleketi sevemeyenler ve daima şikâyette bulunanlar için söylenmiş olmalıdır: “Böyle bir memleketin sahilinde yaşarken, muttasıl başka iklimlere seyahati bir saadet biliyoruz. Bazılarımız gecesi demir bir kapak gibi üstüne kapanan Paris’te hayatı daüssılayla diliyor. Bazılarımız bir köşk istiyor ki pencereleri Roma’ya açılsın. Bazılarımız Kurtuba’da raksları, Britanya’da çanları, Felemenk’te yel değirmenlerini düşünüyor.”[27]

Yahya Kemal’in burada bahsettiği husus, özellikle Batılı tesirlerin şiddetli bir şekilde yaşandığı aydın kesiminin hastalığı olmuştur. Medeniyeti, huzuru, ilerlemeyi hep orada görme hastalığı… Yahya Kemal’in bir zamanlar yakın dostlarından olan Ahmed Hâşim, bu durumu sert bir dille tenkit eder:

“Her ırka mensup nice bedbahtlar, Paris’ten memleketlerine dönerken, her gece alışılmış saatlerde yataklarına girmiş olmaktan başka hiçbir günahları olmayan vatandaşlarına karşı kafa tutmak için, havada sopa şeklinde salladıkları yegâne yeni faziletleri, Montmartre, Saint Michel, veyahut Montparnasse sokaklarında, birkaç sene sabahlara kadar, kundura eskitmiş olmak meziyetinden başka bir şey değildir.”[28]

Yahya Kemâl, şiirlerinde sadece gurbetin ve vuslatın kesiştiği İstanbul’u ve gezerek anlamaya çalıştığı semtlerini değil, başka memleketleri de konu edinir. Önceleri gezip görmek istediği memleketler büyük savaşların neticesinde harap olmuştur. Şair bu yerleri şimdi görse bile eski hâlinde olmadığı için kayıtsız kalmaktadır:

Bu def’a farkına vardım ki ihtiyarlamışım.

Hayâtı bir camın ardında gösteren tılsım

Bozulmuş anlıyorum, çıktığım seyâhatte.

Cihan ve ben değiliz artık eski hâlette.

Mısır ve Sûriye, pek genç iken, hayâlimdi;

O ülkelerde gezerken kayıdsızım şimdi.

Bu gözlerim, medeniyetlerin bıraktığını,

Beş on yıl önce, görür müydü böyle taş yığını?

Şairin gezip görmeyi istediği yerlerin harabeye dönüşmesi maddenin ufkunu ona göstermiştir. Bu durumda âlemin serhaddi artık görünmüştür. Şair, artık felekten arzu ettiği hazzı alamamaktadır. Akdeniz, çöl akşamları, Nil, Ehramlar, Lâtin devri harâbeleri, gül, lale zambak, muz, hurma ve daha nice şeyler ona bir lezzet verememektedir. Bu sanki dünyanın yaşanan onca macerasının, elden derhal kayıp giden zamanların ve hiçbir arzuyu tatmin edemeyen bir fâniliğin muhasebesi gibidir.

Yahya Kemâl’de ölüm fikri de yol ve seyahat düşüncesiyle birlikte karşımıza çıkar.[29] Nitekim Sonbahar şiirinde “Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere” diyerek mevsimin yaklaşan ölümü haber verdiğini ifade etmektedir. Onun yol ve ölüm düşüncelerini birleştirdiği en karakteristik şiiri Sessiz Gemi’dir. Ölüm, geride kalanları hüzne boğan bir seyahattir. Herkes giden yolcu için elemlidir. Buna benzer düşünceler şairin Deniz Türküsü şiirinde de görülür. Burada geçen “Yol da benzer hem uzun, hem de güzel bir masala” mısraı şairin yoldan neyi anladığını, bununla belki neyi kastettiğini ifade eder.

Seyahat, küçük gezintiler ve bir yolculuğun insan ruhunda uyandırdığı hisler, Yahya Kemal’in daima yeni bir ufuk arayan yaratılışına iyi gelir. O iyi bir şair olduğu kadar iyi bir seyyahtır. Onun şiirlerini bütünleyen en bariz hususlardan birisi hiç şüphesiz bu seyahatleri olmuştur. Seyahatlerinin Avrupa, Afrika ve Asya’nın birçok şehrine yayılması, tarihi noktadan zengin içerikli şehirleri gezmesi ona büyük bir birikimin yanında şiirinde arzuladığı bir “ruh ufku” da kazandırmıştır. Yahya Kemal, bu seyahatlerle beslenmiş ve elde ettiği verimleri şiirlerinin muhtevasına serpiştirmiş -tabir yerindeyse- seyyah bir şairdir. Kanaatimizce onun şiiri ve hayatı hakkındaki değerlendirmelerde bu hususun göz önünde bulundurulması gerekir.

[1] Nihad Sami Banarlı, Yahya Kemal’in Hatıraları, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 1997, s. 125.

[2] Nihad Sami Banarlı, Yahya Kemal Yaşarken, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul 1997, 3. Baskı, s. 186.

[3] Yahya Kemal, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 11. Baskı, İstanbul 2008, s. 77.

[4] Yahya Kemal, Cocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hâtıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 1986, s. 85.

[5] Nihad Sami Banarlı Yahya Kemal’in Hatıraları, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 1997, s. 27.

[6] Nihad Sami Banarlı, a. g. e., s. 102.

[7] Nihad Sami Banarlı, a. g. e., s. 104.

[8] Beşir Ayvazoğlu, Yahya Kemal “Eve Dönen Adam” Ansiklopedik Biyografi, Kapı Yayınları, İstanbul 2008, s. 438.

[9] Yahya Kemal, Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hâtıralarım, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 1986, s. 47.

[10] Yahya Kemal, a. g. e., s. 164.

[11] Nihad Sami Banarlı, a. g. e., s. 126.

[12] Nihad Sami Banarlı, a. g. e., s. 123.

[13] Nihad Sami Banarlı, a. g. e., s. 123.

[14] Beşir Ayvazoğlu, Yahya Kemal’den Fuat Bayramoğlu’na Karaçi Mektupları, İstanbul 2008, s. 113 vd.

[15] Yahya Kemal, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 11. Baskı, İstanbul 2008, s. 120.

[16] Bu yazıda kullanılan şiirler şu kaynaktan alınmıştır: Yahya Kemal, Kendi Gök Kubbemiz, MEB Yayınları, İstanbul 1994.

[17] Nihad Sami Banarlı, Yahya Kemal Yaşarken, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 1997, s. 2-3.

[18] Nihad Sami Banarlı, a. g. e., s. 62.

[19] Yürüyüşle seyahat etmenin önemini bazı yazarlar ifade etmiştir. Bunlardan biri olan Seume şöyle demiştir: “Yürüyerek gezen kişi, arabayla seyahat edenden daha fazla şey görür –arabayla seyahat etmek zayıflık işaretidir, yürümek ise güçlülük!”. Bkz. Winfried Löschburg, a. g. e., s. 95.

[20] Nihad Sami Banarlı, , a. g. e., s. 50 vd.

[21] Yahya Kemal, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 11. Baskı, İstanbul 2008, s. 99.

[22] Yahya Kemal, a. g e., s. 58.

[23] Aziz İstanbul, s. 120.

[24] Yahya Kemal, a. g. e., s. 121.

[25] Nihad Sami Banarlı, Yahya Kemal Yaşarken, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul 1997, 3. Baskı, s. 24.

[26] Yahya Kemal, Eski Şiirin Rüzgârıyle, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul (Tarihsiz), s. 97.

[27] Yahya Kemal, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 11. Baskı, İstanbul 2008, s. 134.

[28] Ahmet Hâşim, Bize Göre Gurebâhâne-i Laklakan Frankfurt Seyahatnamesi, Haz.: Mehmet Kaplan, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1981, s. 79.

[29] Bu hususun özellikle Müslüman tefekküründe ortak bir tasavvurun ürünü olduğunu ifade sadedinde Muhammed İkbail’in “Ölüm nedir? Ancak mana âleminde bir seyahattir” sözlerini zikretmek yerinde olur. Muhammed İkbal, Kulluk Kitabı, Hicaz Armağanı Yeni Gülşen-i Râz Musa Vuruşu, Haz.: Ali Nihat Tarlan, Timaş Yayınları, İstanbul 2014, s. 140.

Yazar Hakkında:

Yasin ŞEN

Yazarın diğer makalelerinden: