6 Haziran 2023

Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın torunu Kahire doğumlu Mehmet Sait Halim Paşa İttihat Terakki Cemiyeti umumi kâtipidir. 1913-1917 yılları arasında Osmanlı Devletine sadrazamlık etmiştir. Mütareke yıllarında Malta sürgünleri arasındadır. İsviçre’de siyasal bilimler okumuştur. Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca bilmektedir. Muhafazakâr eğilimli olmakla birlikte her türden yeniliklere açık, ufku geniş, muhakeme yeteneği sağlamdır. Hıristiyan Batı Medeniyeti karşısında Müslüman Doğu Medeniyeti yanlısıdır. Sait Halim Paşa’ya göre Türkiye’nin Batıcıları Batı’yı anlayamadığı gibi Türkiye’nin Doğucuları da Doğu’yu tam idrak edememiştir. Onun görüşü böyledir. Sait Halim Paşa “toplumsal koşullar (içtimai şartlar)” üzerinde kafa yormuştur. Bu yazımızda onun içtimai şartlar bahsine değineceğiz. Sait Halim Paşa’nın düşüncesine göre bir kişiyi veya bir hâdiseyi toplumsal koşullar ortaya çıkartır. Hiçbir kişi veya hiçbir hâdise kendiliğinden ortaya çıkmaz. Kendine mahsus değildir. İkinci Abdülhamid tek başına hareket etmemiştir. Onu zamanın şartları İkinci Abdülhamid yapmıştır. Sait Halim Paşa’nın ifadesiyle söylersek İkinci Abdülhamid doğmasaydı çağdaşları bir başka İkinci Abdülhamid’in meydana gelmesine sebep olacaklardı. Bir idare yalnızca bir adamın ya da bir partinin değil, bütün bir neslin eseridir. İkinci Abdülhamid kendi adıyla yad edilen İdare-i Hamidiyye’nin tek âmili ve kurucusu değildir. Belki bu idarenin önemli bir halkasıdır. İdare-i Hamidiyye’den ötürü tek başına İkinci Abdülhamid sorumlu tutulamaz. Onun çağdaşları da sorumluluk altındadırlar.[1]

Bir kişinin toplumsal koşullar içerisinde sivrilerek kendini göstermesi elbette mümkündür. Fakat toplumsal koşullar müsait değilse o kişi sivrilemeyecektir. Kendindeki yetenekler veya yeteneksizlikler toplumsal koşullardan bağımsız kalamaz. Bu toplumsal koşullar dar muhit de olabilir geniş muhit de olabilir. İkinci Abdülhamid’i içtimai şartlar İkinci Abdülhamid yapmıştır fakat onun şahsiyeti de katkıda bulunmuştur. Sait Halim Paşa Meşrutiyet’in de içtimai şartların eseri olduğunu söylüyor. Bunlar aklı başında herkesin kavrayabileceği hususlardır. Bir toplumun muhtelif zümreleri hürriyeti talep etmeseydi Meşrutiyet fikri oluşamazdı. Bu zümreleri hürriyet fikrine muhtelif şartlar yönlendirmiştir. Fransız İhtilâli, Avrupa Aydınlanması, Sanayi İnkılâbı, despotik şark rejimleri, çağdaş uygarlığı batının temsil ediyor olması, iki farklı dünya arasında çoğalan temaslar, milliyet düşüncesinin genişlemesi, devşirme zihniyetine tepkiler, kapitalizm ve sömürgecilik, geri kalmışlık, yoksulluk vesaire. Meselelere çok boyutlu yaklaşmadığımız takdirde kendimizi dar muhitten ve kısır görüşlerden çekip alamayacağımız muhakkaktır. Batı’nın ilerlemesinin tek sebebi denizaşırı keşiflerle dünyanın farklı zenginliklerini Avrupa’ya taşımasından ibaret görülemez. Doğu’nun geri düşmüşlüğünün tek sebebi de zaten Batı tahakkümünden ibaret değildir. Batı’nın rasyonel aklı olmasaydı ne keşiflerde bulunabilirdi ne de Doğu’ya tahakküm edebilirdi.

Şayet içtimai şartlar müsait olmasaydı Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e geçilemezdi. Mustafa Kemal Paşa’yı Atatürk yapan da yine toplumsal koşullardır. Atatürk’ün tartışmasız dehası elbette katkıda bulunmuştur. Gerçek şudur ki Mustafa Kemal doğmasaydı içtimai şartlar bir başka Mustafa Kemal’i ortaya çıkartacaktı fakat bu kişi Mustafa Kemal Atatürk gibi olmayacaktı. Belki o zaman Cumhuriyet kurulmayacaktı ve belki de İngiltere’deki gibi parlamenter monarşi gelecekti. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni de toplumsal koşullar doğurmuştur. Günümüze kadar getirirsek bir siyasi parti olarak AKP’yi ve bir zihniyet olarak Siyasal İslamcılığı da toplumsal koşullar üretmiştir. Bu itibarla sorumluluk herkesindir. Sait Halim Paşa bir idareden şikayet edeceksek herkesin kendine pay biçmesi gerektiğini hatırlatıyor. Meşrutiyet idaresinden ötürü tek başına İttihat Terakki mesuliyet altına sokulamaz diyor. İdare-i Hamidiyye’den ötürü tek başına İkinci Abdülhamid’i yargılamayı doğru bulmuyor. Çünkü diyor Sait Halim Paşa; her iki idare sırasında dönemin çağdaşları en tabii ve en mühim vazifelerini yerine getirmemişlerdir.

Sait Halim Paşa’ya salt partizan gözlükle bakarsak ona haksızlık etmiş olacağız. Sait Halim Paşa’nın hangi tarafta olduğunun bu yazımız kapsamında önemi yoktur. Onun uyarılarının ve saptamalarının doğruluğu önemlidir. Türkiye’nin en büyük açmazı tek boyuttan meselelere yaklaşmak inadıdır. Vatandaşlarımızın pek çoğu oy verdiği ya da mensubu bulunduğu siyasi partileri merkeze koyuyor. Onların yegâne dünyası sempati besledikleri partidir. Oysaki merkeze konması gereken devleti ve milletiyle Türkiye’dir. Siyasi partiler Türkiye’nin merkezinde durmadığı gibi Türkiye’nin üstünde de duramazlar. Günün birinde Türk Birliği (Turan) kurulursa yine toplumsal koşulların elverişli olması nedeniyle kurulacaktır. Elbette toplumsal koşulların elverişli olmasını gökten zembille inmesi beklenen Kurtarıcı Mesih bekler gibi beklemeyeceğiz. İçtimai şartların müsait hâle gelmesi uğrunda çaba göstereceğiz. Muhit (toplumsal koşullar) bizi yönlendirir fakat bizler de muhitimizi kurarız. Coğrafya bir bakımdan kaderdir ama coğrafyamıza bizler ruh (kimlik) veriyoruz. Oturduğumuz yerden coğrafyamızın uygun hâle gelmesini beklemeyeceğiz. Emperyalist Batı o keşifleri, o aydınlanmayı oturduğu yerden başarmadı. Batı karşısındaki Doğu oturup kaldığı için çöktü. Batı genişlerken Doğu kendisini daraltıyordu. Sabri Ülgener’e göre düzenli ve disiplinli yaşama ahlâkı kapalı duvarlar ardında başlıyor ve oradan derece derece yayılıyor. Batı’da manastır hayatı Doğu’da tekke ve dergâh hayatı Ülgener’e göre düzenli ve disiplinli çalışmanın ilk kurumsal merkezleri sayılabilir. Böyle olmakla birlikte Doğu kendi duvarları ardına sıkışıp kaldığında Batı manastırdan çıkmayı başarmıştır.[2] Ülgener bu doğrultuda Batı karşısındaki Doğu’nun bir çözülme devri yaşadığından söz ediyor.

Kişilerin ya da hadiselerin ortaya çıkmasında içtimai şartların rolüne en belirgin bir örnek olarak Birinci ve İkinci Meşrutiyet arasındaki hürriyet karşıtı tepkileri gösterebiliriz. Hilmi Ziya Ülken, Birinci Meşrutiyet’in başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Türk siyasetinde ve düşüncesinde hürriyet karşıtı bir tepki hareketinin doğduğunu söyler. Osmanlı İmparatorluğu’nun devam etmesini esas tutan bazı zümreler hürriyet fikrini tehlikeli görmüşlerdir. Kontrolsüz ve dizginsiz bir hürriyet yüzünden devletin dağılması kaygısı belirmiştir. Hürriyet fikrinin muhalifleri anarşiye karşı disiplini, iktisatta açık gümrüklere karşı himayeciliği ve tekelleşmeyi, edebiyatta realizme karşı ahlâkçılığı, hürriyete karşı da baskıcılığı savunmuşlardır.[3] Mehmet Sait Halim Paşa’nın “İkinci Abdülhamid doğmasaydı çağdaşları bir başka İkinci Abdülhamid’in meydana gelmesine sebep olacaklardı” şeklindeki ifadesi bu bakımdan yerli yerindedir. Toplumsal koşulların hürriyet karşıtı cephesi kendilerine lâzım olan İkinci Abdülhamid’i arayıp bulmuştur. Aynı toplumsal koşulların hürriyet yanlısı cephesiyse İkinci Meşrutiyet’i getirecek olan İttihat Terakki kadrosunu oluşturmuştur. Söz konusu cepheleşme 21. Yüzyıl Türkiyesi’nde de sürüp gitmektedir. Siyasal İslâmcı olarak tanımlanan unsurlar özgürlük düşüncesine mesafeli durarak Allah’ın buyruklarını temsil ettiklerine inanmaktalar ve şeriat düzeninin karşısında saydıkları özgürlüğü Batı’dan ithal edilmiş bir marazlı fikir kapsamında görmektedirler.

Osmanlı Türkiyesi’nde Avrupa’ya tahsil için öğrenci gönderme 1827’den sonra başlıyor. Bu tarih Batılı fikirlerle tanışmanın ve Şark despotluğunun kırılma noktalarından biridir. İkinci Mahmud bir yenileşmenin zaruretini görerek kendi halkına birtakım dayatmalarda bulunacaktır. Aslına bakılırsa hiçbir yenilik hamlesi al gülüm ver gülüm ortamında ilerlemez. Yenilik hamlelerine sert tepkiler geleceği için dayatmalar da mecburiyet hâline gelir. Ahmet Cevat Eren, İkinci Mahmud’un gâvur padişah damgasını yemeyi göze alarak birtakım girişimlerde bulunduğunu söylüyor. Frenk âdetlerini memlekete yaymak hevesine düştüğü iddiası ile karşılaşan İkinci Mahmud muhafazakâr zümreler tarafından yerilmiştir. Buna rağmen İkinci Mahmud hurafelere karşı mücadele açmış, yaptığı ıslahatla zihinlere kazınmış olan tassubu kırmaya çabalamıştır. Memurlar için yeni bir kıyafet nizamnamesi çıkartması, padişah olduğu hâlde kendi giyim tarzını değiştirmesi ve hatta tasvir yasağını delerek devlet dairelerine kendi tablolarını astırması bu ıslahat çabasının görünen yüzüdür.[4]

2023 genel seçimine hazırlanmakta olan Türkiye’de içtimai şartların nasıl bir sonuç vereceğini hepimiz merakla bekliyoruz. Toplumsal koşullar ya mevcut iktidara devam diyecektir ya da muhalefeti iktidara taşıyacaktır. Bu yazımızı Muzaffer Metintaş’ın şu cümleleriyle bitirelim: “Osmanlı idaresi, devleti ayakta tutabilmek, sınırları içindeki farklı dini topluluklar ve farklı etnisiteler arasında birliği koruyabilmek, dayatılan ayrılıkçılığa karşı koyabilmek için önce İslâmcı, sonra Osmanlıcı bir siyaset izlemiş olsa da, ayrılıkçı dalga o kadar ciddi getirilmiştir ki suni tedbirler ve çözümler birliğin devamına imkân sağlayamamıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında hem müslüman hem hıristiyan tebaadaki etnik-dini kopmalar sonucu dağılan imparatorluğun kurucu unsuru olan Türkler arasında doğan ‘Türkçülük’ dünya tarihinde eşi görülmemiş bir teşkilâtlanma ve kalkışma ile gerçekleştirdiği Milli Mücadele’den sonra, kurduğu Cumhuriyet’in erken dönemindeki resmi ideolojisi de olmuştur.”[5] Metintaş’ın bu cümlelerinde 21. Yüzyıl Türkiyesi’nin meselelerini de görmek mümkün oluyor. Dayatılan ayrılıkçı dalga, milli birliği koruma hassasiyeti, birtakım suni tedbirler ve çözüm yolları ve kurucu unsur olarak Türklerdeki ‘Türkçülük’ damarının yükselişi bugünümüz için de manidardır.

Dipnotlar

[1] Kurtuluş Kayalı, Türk Düşünce Dünyasında Yol İzleri, sayfa 32-33, İletişim Yayınları, İstanbul 2001

[2] Sabri F. Ülgener, İslâm, Tasavvuf ve Çözülme Devri İktisat Ahlâkı, sayfa 39, Der Yayınları, İstanbul 1981 

[3] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, sayfa 112, Ülken Yayınları, İstanbul 1999

[4] Ahmet Cevat Eren, Tanzimat Fermanı ve Dönemi, sayfa 31, Derin Yayınları, İstanbul 2007

[5] “Türk Milliyetçileri İçin Milletler ve Halklar Meselesi” kitabı içinde Muzaffer Metintaş’ın “Milliyetçiler İçin Milletler ve Halklar Meselesi Tartışmaları” başlıklı giriş yazısı, sayfa 15-25, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir 2021

Yazar Hakkında:

Metin SAVAŞ

Metin SAVAŞ

Metin Savaş, 1965 yılında Balıkesir’de, kalabalık ve nispeten varlıklı, klasik bir taşra ailesinin içinde doğdu.  Lise eğitimini Vefa Lisesindeyken yarıda bırakarak çalışma hayatına atılmak zorunda kaldı. Babasının iş dünyasında karşılaştığı güçlükler nedeniyle doğduğu yer olan Balıkesir’e ailesiyle birlikte döndü. O dönemden beri hayatını esnaflık yaparak kazanmaktadır. Yirmili yaşlarında iddiasız hikâyelerden oluşan ilk yazılarını yazmaya başladı. 1995 yılında Türk Edebiyatı Vakfı’nın düzenlediği Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda Ninemin Türküleri adlı kısa öyküsüyle mansiyon ödülüne lâyık görüldü. 1998 yılında Orkun Dergisi’nin tertiplediği makale yarışmasında ikincilik aldı. Kuvayı Milliye'nin Hazinesi, Zemheri Kuyusu, Erlik, Melengicin Gölgesinde, Efendi Dayının Kozalakları, Kargalar Derneği, Yeşil Çeşme, Baykuşlar Geceleyin Öter gibi romanların sahibidir.

Yazarın diğer makalelerinden: