27 Kasım 2022

Fâtih’in Fermânı-Ahdnâme ve Fransisken’lerin Fâtih Sevgisi

Fethin Şanlı Hâtırası Önünde 565 Yıl

Ayşe SAMİHA

Saraybosna’nın 60 kilometre uzağında olan Fonica (Foynitza) kasabası, kalesi, şelâleleri, manastırı, evleri ve yemyeşilliğiyle öyle güzel bir sakin kasabadır. Fâtih döneminden beri ayakta olan manastırı ziyaretimiz esnasında Fransisken mezhebine bağlı Katolik Hristiyan pederlerin Türk olduğumuzu öğrendiklerinde yüzlerinde oluşan sevinci ve misafirperverliklerini bugün de o günkü gibi tebessümle hatırlarım. Gösterdikleri misafirperverlik, zemin kattaki zengin Osmanlıca el yazması eserlerden muhteva  kütüphaneyi gezdirmeleri, bize özel bir konuşma yapmaları Fonica’ya dâir hafızamın unutamadıkları arasındadır. Ziyaretin en can alıcı ânı da Peder Bey’in bize burada 1463 yılından beri koruna gelmiş olan Sultan Koca Fâtih’in fermânını gösterdiği andı. Fatih, İstanbul’un kutlu fethinden tam on yıl sonra, 1463’te Bosna’yı fethetmiş, Fonica’ya gelmiş olup buradaki manastırın ev sahipleri olan Katolik Hristiyanlara bahşettiği belge ile onların inançlarını temînat altına almıştır. Bu belge bugün manastırın zemin katındaki yerinde ziyaretçilerine Türk’ün fethi sırasında göstermiş olduğu adâletinin tapusu olarak bizlere ve tüm dünyaya göz kırpmaktadır. Pederin söylemiş olduğu en can alıcı cümle de fetihle birlikte oradaki Fransisken mezhebine bağlı Katolik Hristiyanların bu ferman sayesinde bu güne kadar inançlarını koruyabildiklerini söylediği andı.

Bu kutlu ferman, diğer adıyla “Ahdnâme” Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi’nden senelerce evvel bir Türk Padişahı tarafından manastır mensuplarına sunulmuştur. Bu ferman hâlen manastırın müzesinde ilk günden beri muhafaza edilmektedir. Bir tepede yer alan manastırda 3 bini Osmanlı döneminden kalma el yazma kitabın bulunduğu zengin bir de kütüphane bulunmaktadır.

Ahdnâme der ki:

"Ben Fatih Sultan Mehmed Hân... Dünyaya ilân ediyorum ki, bu padişah fermânı ile Bosnalı Fransiskenler himâyem altındadır ve emrediyorum ki; hiç kimse, ne bu adı geçen insanları ne de onların kiliselerini rahatsız etmesin ve zarar vermesin. İmparatorluğumda huzur içerisinde yaşasınlar ve bu göçmen durumuna düşen insanlar, özgür ve güvenlik içerisinde yaşasınlar. İmparatorluğumdaki bütün memleketlere dönüp korkusuzca kendi manastırlarına yerleşsinler. Ne padişahlık eşrafından, ne vezirlerden veya memurlardan, ne hizmetkârlarımdan, ne imparatorluk vatandaşlarımdan hiç kimse bu insanların onurunu kırmayacak ve onlara zarar vermeyecektir. Hiç kimse bu insanların hayatlarına, mallarına ve kiliselerine saldırmasın, hor görmesin veya tehlikeye atmasın. Hatta bu insanlar, başka ülkelerden devletime birini getirecekse, onlar da aynı haklara sahiptir. Bu padişah fermanını ilan ederek burada, yerlerin, göklerin yaratıcısı ve efendisi Allah, Allah'ın büyük elçisi Yüce Peygamberimiz Muhammed Mustafa ve 124 bin peygamber ile kuşandığım kılıç adına yemin ediyorum ki, emrime uyarak bana sadık kaldıkları sürece tebaamdan hiç kimse bu fermanda yazılanların aksini yapmayacaktır."

İşte bu fermân sayesinde katolik hristiyanları günümüze kadar varlıklarını ve inançlarını koruyagelmişlerdir. Bu fermân insanlık târihindeki ilk insan hakları belgesi olarak kabul edilen ABD Anayasası’ndan-4 Temmuz 1776- 324 yıl önce Bosnalı katolik hristiyalara Türk Sultanı tarafından bahşedilmiştir.

Ahdnâme farklı inançlara mensup insanlara özgürlük hakkını tanıyan ilk belge olması özelliğiyle önemlidir. Yine bu ferman, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen “İnsan Hakları Evrensel Beyannâmesinden 485 yıl evvel, 1 Şubat 1995’te kabul edilen Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Sözleşmeden tam 538 sene evvel orada yaşayan Fransisken mezhebine mensup Katolik Hristiyanların hakları ve inançlarını güvence altına aldığı için Avrupa’da ilk defa insan haklarını ve inançlarını koruyan ilk belge olması açısından ve bu belgenin Türk Sultânı Koca Fâtih Sultan Mehmed tarafından bahşedilmiş olması açısından bizler için oldukça mühimdir.

Manastır’ı ziyâretimiz sırasında peder bey’in bizlere Bosna-Hersek'in Fonica kentinde yaşayan Hristiyanlığın Katolik mezhebine bağlı Fransisken tarikatı üyelerinin, Fatih Sultan Mehmed'in kendilerine "özgürlük bahşeden" fermanı sayesinde bugüne kadar ayakta kalmış olduklarını söylemesi bu ziyaretimizi daha da anlamlı kılmıştı. Haklı olarak gurur duyduk, kendimize pay çıkarttık.

Manastır’ın zemin katında saklanan bu fermanın bulunduğu yer ayrıca bir müze. Bu müzede Fatih'in 28 Mayıs 1463 yılında Fransisken tarikatının kurucusu Anceo Zvizdoviç'e Bosna'yı fethi sırasında verdiği bu fermanın orjinali ile birlikte , Fatih'in Fransiskan tarikatının kurucusu Anceo Zvizdoviç'e hediye ettiği kıyafet ve Bosna'nın son 600 yılda geçirdiği en önemli izlere ait materyaller de ziyaretçilere serilenmektedir. Fonica kentine âdeta kucaklarcasına bir tepeye kurulmuş olan manastırda, 3 bini Osmanlı döneminden kalma el yazması kitabın da yer aldığı zengin bir kütüphane bulunmaktadır.

Bu ferman 1999 yılında Birleşmiş Milletler Barış gücüne bağlı olarak Bosna’ya giden ve burada sevinçle karşılanan Türk Birliği’nin Fonica’daki vazifesi esnasında ortaya çıkar. Türk Birliği manastır’da Fâtih Sultan Mehmed Hân’a ait bir fermân olduğunu öğrenince Türkiye’den özel bir ekip çağrılır ve bu ekip bu fermânın Fatih’in Bosna’yı fethettiğinde buradaki Fransiskan rahiplerine bahşettiğini tespit eder.

Bosna’da Fâtih sevgisi bambaşkadır. Hem müslüman Boşnaklar hem de hristiyanlarca sevilir Fâtih… Ancak Türk’ün Avrupalı tarafından algılanması farklıdır. Bu “ahdnâme”nin değerini ve önemini anlayamamış ya da anlamak istememiş olan Avrupalı zaman zaman kendi câhilliğini yansıtmaktan da geri kalmaz. Nasıl mı, anlatayım…

Bosna’da yaşadığım senlerde gerek Türk Konsolosluğu, gerekse orada vazifeli olan Türk Askeri ile el birliği ile gönüllü çalışmalarımız olmuştur; Millî günlerde yapılan resmî dâvetlerde simultane tercümanlık, Türkçe radyo yayınına katkı, Türk bayrağının dâvetler için hazırlanması, çeşitli kasabalardaki ve Saraybosna’daki okullarda çocuklara yapılacak yardımların dağıtılması, Sırpça’daki Türkçe kelimelerin araştırılması gibi gönüllü çalışmaları kapsar. İşte bu çalışmalardan birinde bir arkadaşımızın yaşadığı bir vak’a bugün kulaklara fıkra gibi aksetmektedir. Aynen naklediyorum:

“Bir gün Avrupa Birliği Güvenlik güçleri olarak sabah toplantımızı yapacaktık. Masada outran İngiliz, Fransız, Alman, Italyan bilimum Avrupalı subaylara ek olarak tek Türk subay bendim. Bir Avrupalı subay sabah toplantısının konusunun çok önemli olduğunu söyledi ve söz aldı:

‘Srebrenica’da mevcut olan Sırp-Müslüman sürtüşmesi devam etmektedir. Olayları yakînen takip ediyoruz. En son olay bizi endişelendirmiştir. Bir Boşnak müslüman “Fatih Sultan Mehmet Kafe’si” adında bir kahavehâne açmak istemiştir. Bu durum tarafımızca endişe ile karşılanmıştır. Sırplar da haklı olarak böyle bir kafe istememektedirler. Sırpları anlıyoruz. Bu isimle kafe açmak isteyen bu müslüman grup bir terrorist grubu olabilir mi acaba?”

Diyince Türk Subayı arkadaşımız müsaade isteyerek bilgisayardan Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın resmini çıkartarak toplantı masasına döner ve;

“Bu gördüğünüz kişi yedinci Türk Sultanı, Fâtih Sultan Mehmet’tir. İstanbul’un Fethini gerçekleştiren, orta çağınızı kapatıp yeni çağı açan, Doğu Roma İmparatorluğu’na son veren, bir kaç kilometre ötemizde Fonica’da Katolik Hristiyanları’na 550 küsür sene evvel inanç özgürlüklerini bahşeden Türk Sultânı’dır. Bu konuşmalarınız ve alâkasız endişelerinizi kendinize saklamanızı tavsiye ederim, çünki bu bir cehl durumudur ki sizler için nâhoş bir durum yaratabilir. Burada daha ciddi işler yapmalıyız.”

Der ve mevzu açılmamak üzere kapanır. Toplantıdaki Avrupa subayları Fâtih Sultan Mehmed’in kim olduğunu öğrenmişlerdir.

Değerli Târihçimiz Turgut Güler Beyefendi’de aşağıdaki satırları ile kutlu fethe dâir duygularımıza tercümân olur:

“Elinde kılıçla târih seyircisinin karşısına çıkmış nice serdâr ve tâcdârın Fâtih Sultan Mehmed Hân önünce acze düşmesi, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın kılıcı ağzında, dişleriyle tutunabilmesindendir. Bunu hakkıyla becerebilen hükümdâra “Fâtih Sultan Mehmed Hân” diyorlar. “Ya ben İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni!” tarzındaki söz güzelinin mimârı büyük Türk! O azme ve tavra muhtâcız… O büyük insana ve şanlı Hükümdâra ganî rahmet diliyor, ülküsüne, icraatına, cesâretine, dimağına, aklına, hâfızasına, icâd kaabiliyetine ve daha söze, kaleme sığmayan cümle vasfına, hasledine lâyık ahfâd olmayı murâd ediyoruz.”*

Ve son sözü Bayrak şâirimize bırakıyoruz:**

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektirilen, kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle sûrun dişleri sökülecek!

Yürü; hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın?
Fâtih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden
Senin de destanını okuyalım ezberden
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden!

Elde sensin, dilde sen; gönüldesin, baştasın
Fâtih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın!

Yüzüne çarpmak gerek zamânenin fendini!
Göster: kabaran sular nasıl yıkar bendini!
Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini!

Şu kırık âbideyi yükseltecek taştasın;
Fâtih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın

Bugün 29 Mayıs 2018, İstanbul’un şanlı fethinin 565. yıl dönümü. Şanlı Fetih kutlu olsun! Koca Fâtih’in ve fetih şehidlerinin azîz ruhları şâd olsun!

Dipnotlar

*Şehsüvâr-ı Cihangir Fâtihnâme, Turgut Güler, Ötüken Neşriyât, Kassım 2015

**Ârif Nihat Asya





Yazar Hakkında:

Ayşe SAMİHA

Ayşe SAMİHA

Türk Milleti’nin târih yolculuğundaki en önemli menzillerinden, pek çok Osmanlı Sultanı’nın Dersaadet’in fethinden sonra bile sadrına başını yaslayıp sînesinde demlenmeye devam ettiği, Koca Sinan’ın “Ustalık eserimdir” dediği şâheseri kucağında taşıyan, pek çok tâlihsiz işgal ve acı günler geçirmiş de olsa, her akşam vakti batan ikindi güneşinin mahzun akisleriyle kederini dağıtıp Meriç, Tunca ve Arda üzerinden her dem yeniden doğan Edirne’de, dünyaya gözlerimi açmışım.

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarım burada, yazları uzun ve sıcak, kışları bol karlı günlerde bahçeli ve bol kedili evimizde geçti. Erzurum’un soğuğunu aratmayacak cinsten soğuklar olurdu evvelden, saçaklar hep buz tutardı.

Fransızca ve İngilizce’yi burada orta öğretim sıralarında öğrendim. Anglo Francan ekolünü tâkip eden milli eğitim sistemimizin ilk hümanistler diye bize takdim ettiği İlâhi Komedya’nın yazarı Dante’yi de burada tanıdım, ilk gençlik şiirlerimi de yine burada yazdım. Hatta Trakya’nın ayçiçeklerine bakarak ilk resim denemelerimi de burada yaptım…

Günler akıp geçti ve on yedi yaşımda Pâyitaht’ın yolları göründü, yani üniversiteli olduk. Marmara Üniversitesi’nde yabancı diller; İngilizce ve ardından Nottingham Üniversitesi’nde “Eğitimde Liderlik ve Yönetim” alanında yüksek lisans eğitiminden sonra eğitimci olarak göreve başladım.

İnsan hayatında alın yazısı hükmünde gelişmeler olur. Bosna’ya taşınıp orada beş yıl yaşamak da öylesi bir tecelliydi benim için.  Birinci Cihan Harbi öncesi Rumeli’de at sırtında cenk etmiş cedlerimin diyârına geliş, dirilişe açılan bir kapı oldu; bir rahmet kapısı âdeta… Bosna’nın dağları, Boşnak Teyze’leri, mavi gözlü, sarı saçlı çocukları ile ele ele beş yılım geçti… Ve dağlarda öğrencilerimle yürüyüş yaparken gördüğümüz geniş bahçeli evinin tahta kapısında selâm verdiğimiz elma yanaklı Boşnak Teyzemi bugün hâlâ unutamam… Türk olduğumuzu duyunca ellerini vurup, “Durun!” deyip bahçesinden kopardığı elmaları bize ikram edişini de… Müteşekkirâne bir edâ ile “Türk askerleri bize savaşta çok yardım ettiler, buyrun, buyrun!” deyişini de…

İnsan yaşarken yaşadığı yerin dilini, kültürünü, âdetlerini de öğreniyor. İşte Boşnakça, Hırvatça ve Sırpça da artık dilimiz gibi oluvermişti bu topraklarda yaşarken… Sırt çantası ile adım adım Rumeli ziyâretleri esnasında Makedonca bile konuşur bulursunuz kendinizi ve hatta Bulgarcayla dahî anlaşabilirsiniz haritanın daha aşağılarına inince…

Rumeli’yi menzilim ve de ata diyârım diye bağrıma basmışken bir rüzgâr esti ve beni Güney Doğu Asya kıyılarına savurdu. Ammâ insanın kendi gök kubbesi, her nereye gitse peşi sıra gider, bırakmazmış onu… Öyle de oldu. Şimdi Singapur’da sekiz yıldır Japonlarla çalışıyor, eğitim programı ve öğretmenlikten arta kalan zamanlarımda bu diyarlara gelmiş atalarımın izlerini sürüyorum… Singapur’daki günlerimi elimden geldiğince Millî Kütüphane’nin müdavimi olarak geçiriyorum.

İnsan yaşadığı yerin dilini ve kültürünü de kolayca öğrenir demiştik ya, işte Japonca da şimdilerde tüm canlılığı ile hafızama zerk olmakta… Türkçe ile aynı aileden gelen Japoncanın kendi ülkemde yabancı dil dersi olarak okutulması gençlerimizin ve ülkemizin geleceği açısından hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

İşte târih boyunca kâh şarkın, kâh garbın dâvâsında önemli yere sâhip olan Trakların yurdundan çıkıp geldiğim bu ülkede kendi gök kubbemin hayaliyle, Türk’e dâir pek çok hâtıra ve hayatları, muson yağmurlarının gölgesinde kaleme alıyorum… Selâm olsun yurduma! Belki bir kuşkanadına takılıp gider selâmım ve Türk mimarlığının şâhikası olan Selimiye Camii’ne varır, oradan da Tunca, Meriç ve Arda boyunca köklerime, belki de cedlerime ulaşır, kim bilir?

Ayşe Samiha

 

 

Yazarın diğer makalelerinden: